Bazı haberler vardır; insanın içine bir cümle gibi düşmez de, bir iklim gibi yayılır.
Hava bir anda değişir. Aynı odadasındır ama sanki duvarların rengi kayar. Sesler biraz daha uzaktan gelir. Nefes, kendi yolunu şaşırır.
Bugün ben öyle bir iklimin içindeyim.
Eşik benden sonra birini bulmuş. “Birini” dediğim… sadece bir temas değil. Sadece bedenin oyunu değil. Daha “sevgili gibi” bir şey. Takıldığı, vakit geçirdiği, belki de —insanın aklına gelince içini ürperten o ihtimal— “hayat kurabileceği” bile olabilecek bir şey.
Bu ihtimal, bende iki duyguyu aynı anda doğuruyor:
Birincisi, göğsümün ortasında açılan o tanıdık yanık.
İkincisi, zihnimin gayet sakin bir yerinden yükselen bir cümle: “Eğer bu kesinleşirse, ben yok olurum.”
Yok olmak… dram değil. Benim dilimde “yok olmak”, kendimi korumak demek. Kendimi daha fazla parçalatmamak. Bir çöp öğütücüsüne elimle çiçek atmayı bırakmak. Kendimi, “belki”lerin üstüne kurulu bir hayattan çekip almak.
Çünkü ben —bunu artık saklamıyorum— başka bir kadınla, başka bir “ilişkimsi”yle, başka bir tercihle aynı anda var olabilen bir beden, bir kalp, bir zihin değilim.
Buna dayanacak bir sinir sistemim yok.
Buna razı olacak bir ruhum yok.
Ve bütün bunlara rağmen, içimde başka bir gerçek daha var:
Ben onun hâlâ bana âşık olduğunu hissedebiliyorum.
Beni sevdiğini… bir yerlerde, bir yerinde, hâlâ sevdiğini.
İnsanın bunu hissetmesi güzel bir şey sanılır. Hem evet, olağanüstü! Hem de değil.
Bazen birinin sevgisi, insanın yarasına sürülen bir merhem değil; yarayı her gün yeniden açan bir parmak olur. “Seviyor ama seçmiyor” cümlesi, insanın içini en çok oyan cümledir. Çünkü sevgi —tek başına— bir hayat kurmuyor.
Ben de hâlâ ona aşığım.
Ben de hâlâ onu seviyorum.
Ve bu cümleyi yazarken bile içimde bir tarafım bana bakıp şöyle diyor:
“Bak. Sevgi var. Evet. Ama senin hayalin de var.”
Benim hayalim… bir aile hayali.
Netliği olan, güveni olan, sadakati olan, söz ve davranışın aynı çizgide yürüdüğü bir hayat.
Eşik, benim hayalimdeki aile profilinde yok.
Ben hayalimden vazgeçmedim.
O yüzden şu anda yaşadığım şey, iki gerçek arasında kalmak:
Kalbim onu istiyor.
Benliğim, bambaşka bir hayatı.
İkisi aynı bedende olunca insan, sanki içinden iki ayrı kadın geçiyormuş gibi hissediyor. Birinin gözleri dolu, ötekinin omuzları dik. Biri “özledim” diyor, öteki “kendini unutma” diyor. Biri “belki” diyor, öteki “asla” diyor.
Ben bu ikisini bir süredir aynı anda taşıyorum.
Ama şunu da söyleyeyim: Ben kendimi ortalık yere teslim etmedim.
Ben kendime hâlâ sahip çıkıyorum.
Araya giren öylesine şeyler yüzünden konuşamadığım arkadaşlarımla yeniden konuşuyorum. Aydın’da olanlarla görüşmeye başladım. Mesleki girişimlerim oldu —küçük ama ciddi, küçük ama benim. Psikoloji okumak için hâlâ hevesliyim; hatta bazen bu heves, içimdeki bütün sisleri yaran bir far gibi yanıyor. “Benim yolum var,” diyor.
Bir de… bedenim var.
Yoga yapıyorum.
Mindfulness egzersizleri yapıyorum.
Nefes çalışıyorum.
Ve bunların bana iyi gelmesi, aslında beni şaşırtmıyor. Çünkü ben artık şunu biliyorum: Beden, kalbin dilini taşır. Beden, neye dayanıp neye dayanamayacağını ilk söyleyen yerdir. Beden, “bu sana iyi değil” dediğinde, zihnin hâlâ romantik cümleler kuruyor olabilir. Ama beden yalan söylemez.
Benim kendimi iyileştirmem gerekiyor.
Herkesin olduğu gibi.
Ama benim için bu mesele, bir “kişisel gelişim” şirinliği değil. Benim için bu mesele hayatî. Kendimi iyi tutmak… ciddiye aldığım bir konu. Kendimi ciddiye alıyorum.
Çünkü birini sevmek başka, kendini bırakmak başka.
Ben sevebilirim.
Ama ben artık kendimi bırakmam.
Bugün yine içimde bir şey netleşiyor:
Eğer Eşik başka bir ilişki, başka bir “ilişkimsi” yürütmek istiyorsa… benim yolum orada değil.
Bu cümleyi yazarken canım acıyor.
Ama acı, bazen gerçeğin bedende bıraktığı izdir.
Ve ben, gerçeğin izini takip etmeyi öğreniyorum.
Yavaş yavaş.
Sindire sindire.
Kendime sahip çıkarak.


Bir Cevap Yazın