Telefon Kapandı, Ben Kapanmadım

Telefon kapandıktan sonra odada bir sessizlik kaldı. Ama o bildiğimiz sessizliklerden değil… İçinde cümlelerin yankılandığı, insanın nefesinin bile “suç delili” gibi hissettirdiği bir sessizlik.

Az önce güçlü kişilikli bir arkadaşım, beni yargıladı. Üstelik “anlamaya çalışarak” değil; kınayarak. Sert, net, keskin bir üslupla. Eşik’le ilişkimde hâlâ bir yerimde durduğum için… “Yeterince güçlü olamadın,” dedi. Sonra bunu bir adım ileri taşıdı: Artık bana bir şey katabilecek değerde biri olmadığımı söyleyerek benimle iletişimini tamamen keseceğini ilan etti. Ve telefonu kapattık.

İnsan bazen bir ayrılığın, bir vedanın bu kadar basit bir hareketle olabileceğini öğreniyor: Bir tuşa basılıyor ve yılların sesi, bir anda kesiliyor.

Beni asıl sarsan şey, cümlenin içeriği bile değil. Cümlenin tavrı.

Çünkü ben şunu düşünmeden edemiyorum: İnsanlar neden bir yolculukta arkadaşına eşlik etmeyi seçmez? Neden “anlamaya çalışmak” yerine “hüküm vermeyi” seçer? Neden bir insan, karşısındaki acı çekerken bile kendini hâkim kürsüsünde bulur?

Garip olan şu: Bu kişi, benim nazarımda insan ilişkilerinde bir ton yanlış şey yapmış biri. Buna rağmen, benim yarama baktı ve orada sadece “zayıflık” gördü. Sanki insanın kırılması, utanılacak bir suçmuş gibi. Sanki bir kalbin hâlâ sevebilmesi, “hata” değil de “ayıp”mış gibi.

Ve ben… o an, suçlu gibi hissettim.

Damgaladı.

Suçluluğu, nefesime kadar yazdı.

Bunun nasıl olduğunu çok iyi biliyorum: Bir insan senin hikâyeni dinlemek yerine seni “etiketlediğinde” olur. Seni “süreç” olarak değil “sonuç” olarak gördüğünde olur. Birini “şu an nerede” olduğuyla değil, “nerede olması gerektiği”yle ölçtüğünde olur.

O konuşmadan sonra içimde ağlamak yükseldi. Biraz ağladım da. Çünkü bu tür yargılar, insanın en hassas yerinden vuruyor: “Sen yanlışsın.” demiyor sadece… “Senin var olma biçimin yanlış.” diyor.

Benim için acı olan, Eşik meselesinin kendisi değil tek başına. Zaten o acının içinden yürümeye çalışıyorum. Benim için acı olan, birinin benim yürüyüşüme taş atması; hem de bunu “güç” kisvesiyle yapması.

Güç…

Güç dediğin şey, bazen birinin hayatını tek cümleyle karartabilme kabiliyeti sanılıyor. Oysa o güç değil. O, kontrol.

Güç dediğin şey, bazen şudur:

Bir insanın yanında kalabilmek.

Yargılamadan durabilmek.

“Şu an böyle hissediyorsun,” deyip kaçmamak.

Onu düzeltmeye çalışmadan, onu aşağılamadan… eşlik edebilmek.

Benim hayatımda “güç”, en çok da burada başlıyor.

Evet, şu an içim dalgalı. Evet, hâlâ canımın bir yerinde eski bir bağlılık, eski bir alışkanlık, eski bir korku yankılanıyor olabilir. Ama bu benim sürecim. Bu benim ritmim. Benim adımlarım.

Ve kimsenin, kendi sertliğiyle benim iç pusulamı kırmasına izin vermeyeceğim.

Bu benim hayatım.

Bu benim.

Ben bana her şey olurum.

Bugün bunu kendime bir söz gibi yazıyorum: İnsanlar gidebilir. Beni anlamadan gidebilir. Hatta beni “eksik” ilan ederek de gidebilir. Ama ben kendimi, kimsenin hükmüne teslim etmeyeceğim.

Ben, yüreğimin çizgisini biliyorum: dalgalı ama gerçek. Kırılabilir ama onurlu. Yumuşak ama iradesiz değil.

Ve bir şey daha biliyorum:

Benim iyileşmem, kimsenin onayına bağlı değil.

Telefon kapandı.

Ama ben kapanmadım.


Bir yanıt yazın