
Bir insanın duygusu gerçek olabilir ama o duygu bir eve dönüşmeyebilir. Hayatta bazı insanlar vardır; varlıkları bir ilişkiye tam olarak sığmaz, yoklukları da sıradan bir ayrılığa. Onlarla yaşanan şey ne bütünüyle kavuşmadır ne de tam anlamıyla kayıp. Bir yerden sonra kişi olmaktan çıkarlar; insanın iç dünyasında yer etmiş bir duyguya, bir bekleyişe, sessizce büyüyen bir boşluğa dönüşürler. Giderler belki ama içten çekilmezler. Kalırlar sanki, fakat yerleşmeden.
Benim için Eşik biraz böyleydi. Onu düşündüğümde artık aklıma belirli anılar değil, daha soyut bir iz geliyor. Yarım kalmış bir cümlenin havada asılı duran son sesi gibi. Tam söylenememiş bir itiraf gibi. Yaklaşmış ama temas etmemiş, başlamış ama kendi biçimini bulamamış bir şey gibi. Belki de insanı en uzun süre meşgul eden şey, yaşanmış olandan çok tamamlanmamış olandır. Çünkü biten şey, zamanla kendi sınırlarına çekilir. Oysa eksik kalan, içte dolaşmaya devam eder. Bir anlam arar, bir yer arar, bazen de hiç hak etmediği kadar uzun bir ömür bulur kendine.
Uzun süre bir insanın sende bıraktığı izi sevgisizlik sanabilirsin. Zihin, buna daha kolay inanmak ister; çünkü sevgisizlik, açıklaması daha kolay bir yaradır. Serttir ama sadedir. Oysa bazen mesele sevilmemek değildir. Daha karmaşık, daha yorucu bir şeydir: Sanki sevginin kendisi vardır da onu taşıyacak iç yapı eksiktir. İnsanı asıl yoran da budur. Çünkü sevginin yokluğu, bir noktadan sonra anlaşılır. Fakat varlığı hissedilen ama hayatın içine taşınamayan bir duygu, insanı belirsizliğin içine bırakır. Ne tamamen vardır ne de güvenle yok sayılabilir. Bir sıcaklık sezilir; ardından bir geri çekiliş gelir. Bir yakınlık kurulur ama hemen ardından onu askıda bırakan bir mesafe doğar. Böylece insan, bir ilişkinin içinde değil de onun ihtimaliyle yokluğu arasında kurulmuş görünmez bir hatta yaşamaya başlar.
Gri Alanın Yorgunluğu
Sanırım en çok yoran yer tam da burasıydı: gri alan. Gri alan, duygunun neye dönüşeceğini bilmeden beklemektir. İçeri çağrılmadan kapıda tutulmak gibidir. Ne gerçekten dışarıdasındır ne de sahiden içeride. Kalp ise bu tür bir askıda kalışı uzun süre taşıyamaz. Çünkü kalbin doğası, belirsizlikte oyalanmak değil, yön bilmektir. İnsan, sevilirse bunun sıcaklığını ve ağırlığını bilmek ister. Sevilmiyorsa da hiç değilse acısının biçimini görmek ister. Oysa gri alan ne tam bir yas verir ne de sahici bir güvenlik. Belki de bu yüzden bazı ayrılıklar, bitmiş bir ilişkiden çok çözülememiş bir denkleme benzer. İnsan geride bırakılmış olmaktan çok, yarım bırakılmış olmanın ağırlığı altında kalır. Bir şeyin neden başlayıp neden sürmediğini, neden yaklaşıp neden geri çekildiğini anlamaya çalışırken, fark etmeden kendi iç enerjisini de tüketir. Kalp bağ kurmakla uğraşırken, zihin sürekli yorum yapar. Ve kişi, ilişki yaşamaktan çok ilişkiyi çözmeye çalışır.
Bu başlı başına bir yorgunluk. Çünkü bazen insan karşısındaki kişiye değil, o kişide açılan ihtimale bağlanır. O ihtimalin içinde görülmeyi, seçilmeyi, tamamlanmayı, bu kez yarım kalmamayı arar. Böyle olunca ayrılık yalnızca kişiden değil, onunla birlikte kurulan iç senaryodan da yaşanır. Asıl zor olan da budur zaten. Ama zamanla şunu fark ettim: İnsan, giden kişi kadar onun yanında hissettiği hâlini de kaybediyor. Bazen bir sevgiliyi değil, onun yanında büründüğü benliği özlüyor. Bazen bir ilişkiyi değil, o bağın içinde kendiliğinden var olabilen tarafını arıyor. Geri istenen şey sadece biri değil; onunla birlikte gelen ritim, tanıdıklık, iç düzen ve aidiyet duygusu oluyor. Bu yüzden bazı kayıplar dışarıdan göründüğünden çok daha yıkıcı yaşanıyor. Çünkü gerçekte vedalaştığımız şey yalnızca dışarıdaki bir varlık değil; içimizde onunla birlikte kurulmuş bir düzen de oluyor.
Bedenin Yası ve Eksikliğin Yarası
Yas biraz da burada başlıyor. Ve hayır, yas sadece kalpte yaşanmıyor, bedende de ikamet ediyor. Elin aynı yere uzanmak istemesinde, zihnin aynı sokağa sapmasında, gözün aynı kapıyı aramasında yaşıyor. Artık geri dönmeyecek olanı sırf tanıdık olduğu için çağıran o iç reflekslerde yaşıyor. Bir kaybın ardından göğüste beliren sıkışma, boğaza oturan düğüm, midedeki boşluk, içe doğru çöken o kurşuni ağırlık boşuna değil. Akıl bazen gerçeği kabul etse de beden eskiyi bırakmakta çok daha geç kalıyor. Belki de bu yüzden bazı insanları unutmakta değil, onlardan kalan iç düzeni sökmekte zorlanıyoruz.
Eşik’te bana en çok geçen şey buydu sanırım. Onunla ilgili hafızamda yalnızca eksilme yok, dokunan bir taraf da var. Bir sıcaklık vardı. Bir içtenlik anı vardı. İnsanın içine değen, onda yankı uyandıran bir tarafı vardı. Bunu inkâr etmek kolay olurdu belki, ama doğru olmazdı. Ne var ki bütün bunların ardından, tam da duygunun hayata dönüşmesi gereken yerde bir çekilme başlıyordu. Sanki bir şey yaklaşıyor ama yerleşemiyordu. Sanki bir duygu hissediliyor ama seçime, açıklığa, sürekliliğe dönüşemiyordu. Ve insan böyle zamanlarda şu gerçekle yüzleşiyor: Bir insanın duygusunun gerçek olması, onun ilişki kurma kapasitesinin de aynı ölçüde gerçek olduğu anlamına gelmiyor.
Bu cümleyi kabul etmek kolay değil. Çünkü çoğumuz, duygunun varlığını yeterli saymaya meyilliyiz. Birinin bizi özlemesini, istemesini, bize dönmesini, bizden etkilenmesini çok büyük bir hakikat sanıyoruz. Oysa bunlar bir ilişkinin temeli olabilir ama kendisi değildir. Bir insan seni gerçekten özleyebilir ve yine de sana güven veremeyebilir. Seni gerçekten isteyebilir ve yine de seni seçecek açıklıkta duramayabilir. Hatta seni gerçekten sevebilir ama sevgi tek başına karakter disiplini üretmez. Tek başına sadakat, netlik, emek ve tutarlılık yaratmaz.
Belki de bazı insanlar için yakınlık, göründüğü kadar huzurlu bir şey değildir. Kimisi için yuva olan şey, kimisi için daralma olabilir. Kimisi için sıcaklık olan şey, kimisi için tehdit gibi yaşanabilir. Birine açık olmak, birinin hayatında belirgin bir yer tutmak, duygusal sorumluluk almak… Bunlar herkeste aynı anlamı uyandırmıyor. Eşik bana bazen yakınlıkla kaybı birbirine karıştıran bir ruhu düşündürdü. Sanki sevgi, onun için yerleşecek bir şey değil de bir noktadan sonra kaçılması gereken bir yoğunluktu. Yaklaşırken gerçekti belki ama kalırken eksiliyordu.
İnsan her zaman kötülükle yaralanmıyor çünkü. Bazen eksiklikle yaralanıyor. Bazen karşı taraf bilinçli bir yıkım taşımıyor; sadece kendi korkusunu, kaçışını, bölünmüşlüğünü yönetemiyor. Ama bu, ortaya çıkan yaranın daha hafif olduğu anlamına gelmiyor. İyi niyetli bir belirsizlik de can yakıyor. Hatta bazen en yavaş iyileşen yaralar bunlar oluyor. Çünkü ortada nefret edilecek kadar berrak bir kötülük bulunmuyor. İnsan kırılırken bile anlamaya devam ediyor. Özlerken bile kendine itiraz ediyor. Ve bu, vedayı uzatıyor.
İyileşmenin Arındırıcı Eşiği
Sonra bir eşik daha geliyor. İyileşmenin en zorlu ama en arındırıcı eşiği. İnsan bir noktada gerçeklikle savaşmayı bırakmak zorunda kalıyor. Süslü cümlelere, dramatik ilanlara gerek kalmadan, yalnızca sade ve ağır bir teslimiyetle: “Bu bitti.”
Bu cümle ilk duyulduğunda acımasız gelebilir. Ama iyileşmenin tohumu tam da burada atılıyor. Çünkü insanı asıl tüketen şey bazen kaybın kendisi değil; o kayıp hiç yaşanmamış gibi yapmanın verdiği yorgunluk oluyor. Zihnin bir yarısı hâlâ “Belki döner, belki değişir, belki bir gün…” diye fısıldarken, diğer yarısı hayatın akışına ayak uydurmaya çalışıyor. İnsan en çok bu iki kutup arasında yoruluyor. Oysa bazı defterlerin gerçekten kapanması gerekiyor. “Bu bitti” demek, geçmişi değersizleştirmek değil. Sadece artık gerçekle kavga etmeyeceğini kabul etmek.
Bir başka şeyi daha öğrendim: Her duygu aceleyle çözülmeyi bekleyen bir problem değil. Bazı duygular, içinden yürünmesi gereken yoğun ormanlar gibi. Karanlığına alışmadan çıkılmıyor içlerinden. Yas sürecindeki en kıymetli erdem, duyguyla savaşmak yerine onunla bir süre yan yana durabilmek galiba. Özlem dalgası vurduğunda hemen eski kapıya koşmamak. Boşluk geldiğinde telaşla onu bir şeyle doldurmaya çalışmamak. Sırf can acısı dinsin diye ruhu yanlış bir limana yanaştırmamak. Dışarıdan küçük görünen bu eylemsizlik anları, içeride büyük bir dönüşüm yaratıyor. Çünkü insanın ruhsal yapısı tekrarlarla şekilleniyor. Aynı sızıya her seferinde biraz daha bilinçli, biraz daha sağlam, biraz daha şefkatli bir yerden cevap verdiğinde, o karanlık ormanın içinde yeni bir patika açılıyor.
İyileşme bazen büyük bir aydınlanma gibi gelmiyor insana. Daha çok şuna benziyor: Aynı isim aklına düşüyor ama dünyanın kararmıyor. Aynı anı zihninden geçiyor ama bedenin artık paramparça olmuyor. Aynı boşluk kapını çalıyor ama seni bütünüyle yutmuyor. İşte o zaman anlıyorsun: Geçmiş silinmedi belki ama artık seni yönetmiyor.
Bugün dönüp baktığımda daha net görüyorum: İlişki yalnızca hissetmekle kurulmuyor. Elbette çekim önemli. Özlem önemli. Yakınlık, şefkat, sevgi önemli. Ama bütün bunlar tek başına yetmiyor. İlişki biraz da kapasite meselesi. Biraz karakter. Biraz etik. Biraz açıklık. Biraz emek. Ve evet, ciddi ölçüde tutarlılık.
Bir insan çok hissedebilir ama az kalabilir.
Çok yaklaşabilir ama az sorumluluk alabilir.
Çok etkileyebilir ama çok az güven verebilir.
Çok şey başlatabilir ama bunların çok azını sürdürebilir.
Biz bazen yoğunluğu derinlik sanıyoruz. Oysa yoğunluk her zaman derinlik değil. Kimi zaman yalnızca iç karmaşanın başka adı. Gerçek derinlik ise birinin içine dokunmakla değil, dokunduktan sonra orada dürüst ve temiz kalabilmekle ölçülüyor. Belki de bu yüzden artık şunu daha açık biliyorum: Beni en çok etkileyen şey, bana en iyi gelen şey olmak zorunda değil. Beni en çok sarsan şey, en büyük aşk olmak zorunda değil.
Belirsizlik derinlik değildir.
Kaçış hassasiyet değildir.
Tutarsızlık kader değildir.
Ve yarım kalan her şey, sırf yarım kaldı diye kıymetli sayılmamalıdır.
Bugün Eşik’i tek cümleyle anlatmam gerekse, sanırım yine şöyle derdim: O, bana en çok yaklaşan ama bana en az yer olan şeydi. Bu cümlede benim için hem keder var hem açıklık. Çünkü bazı hikâyeler büyük oldukları için değil, tamamlanmadıkları için uzun sürüyor. Bazı insanlar unutulmaz oldukları için değil, içimizde açık bir cümle olarak kaldıkları için akıldan çıkmıyor. Belki Eşik de benim içimde böyle kaldı: Bir sevginin kendisi gibi değil de sevginin taşınamamasının izi gibi. Bir kavuşmanın hatırası gibi değil de kavuşmaya cesaret edemeyen bir ruhun gölgesi gibi.
Ama galiba insan en sonunda şunu öğreniyor: Kalp, sonsuz bir bekleme salonu değil. Bir kapının aralığında unutulmak istemiyor. Ya içeri alınmak istiyor ya uğurlanmak. Ya seçilmek istiyor ya serbest bırakılmak. Çünkü sevilmek tek başına yetmiyor; kalınmak da gerekiyor. Bir duygu tek başına yetmiyor; bir yön, bir netlik, bir emek gerekiyor. Ve bazen en büyük güç, kaybın bıraktığı boşluğu hemen doldurmaya çalışmamakta saklı oluyor. Çünkü o boşluk her zaman düşman değil. Bazen yeni olanın gelebilmesi için temizlenmiş bir alan. Bazen dışarıdaki bütün dayanaklar çekildiğinde, insanın kendi iç dayanağını kurabildiği sessiz bir saha.
İyileşmenin en zarif biçimi de burada başlıyor zaten: Unutmakta değil, hatırladığında artık tehdit altında hissetmemekte. Benim için mesele artık geçmişi inkâr etmek değil. Onu bugünün merkezinden çekip, hafızanın daha dingin bir rafına yerleştirebilmek. O kapının bir daha açılmayacağını kabul edip yine de yaşamla bağımı koparmamak. İçimde kopan fırtınaları küçümsemeden, açılan o büyük boşlukta kendime yeni bir omurga kurabilmek.
İnsan hiçbir kayıptan sonra tamamen bitmiyor. Sadece eski formu çözülüyor. Sonra çok daha sessiz, çok daha derin, çok daha sahici bir yerden kendini yeniden kuruyor. Ve belki bütün bu uzun yolun sonunda geriye kalan en dürüst cümle şu oluyor:
“Geçmedi belki. Ama artık beni eskisi gibi yıkmıyor.”
Çünkü aşk bazen ateşle başlıyor. Ama insanı hayatta tutan şey, yalnızca ateş olmuyor. O ateşin etrafında kurulabilen ev oluyor. Ve ben artık şunu biliyorum:
Ev olmayan hiçbir sıcaklık, sonsuza kadar içimi ısıtmıyor. Yalnızca bir süre daha üşütüyor.

Bir Cevap Yazın