Balkona ilk adımımı attığımda, akşamın serinliği yüzüme çarpan bir “gerçeklik denetimi” gibi geldi. Hani bazen zihin o kadar içeride konuşur ki, dışarı çıkıp “tamam” demen gerekir… İşte o “tamam”ı, demir korkuluğun soğuk çizgisinde buldum.
Karşımda apartman cephesi… Sarı ışığa boyanmış duvarlar, perdelerin ardında yaşayan küçük hayatlar. Bir pencere: suskun. Bir kapı: kapalı ama içerisi belli ki dolu. Bir balkon: sandalye yığılmış; sanki “konuşmayı sonra yapacağız” diye biriktirilmiş cümleler gibi. Duvarın kenarında klima; modern hayatın nefes makinesi. Ve hepsinin önünde, yaprakların ince bir gölge oyunu: şehrin parmak izleri.
Ağaç dalları araya giriyor ya… Hoşuma gidiyor. Çünkü hayat da hep böyle: görüntü asla tam net değil. İnsan, başkalarının pencerelerine bakarken bile kendini görür. Ben bakarken şunu hissediyorum: Her ev, bir hikâye.
Her ışık, bir savunma mekanizması.
Kimi ışığı yakıyor; yalnızlığını görünmez kılmak istiyor.
Kimi karanlıkta kalıyor; acısını saklamayı mahremiyet sanıyor.
Ben mi?
Ben hem görüyorum hem saklıyorum.
Mesleki deformasyon değil; karakter.
O an, içimdeki sesle kısa bir “durum değerlendirme toplantısı” yapıyorum.
“Ne yapıyoruz?”
“Günü taşıyoruz.”
“Nasıl taşıyoruz?”
“Şimdilik estetik bir sessizlikle.”
Hava çok soğuk değil ama insanın içine işleyen bir tarafı var. Bana iyi geliyor bu. Çünkü ben bazen fazla sıcak olabiliyorum: fazla hissediyorum, fazla düşünüyorum, fazla anlam yüklüyorum. Balkon, o “fazla”yı azaltan bir filtre gibi. Bir tür regülasyon alanı. Şehrin ışıklarıyla kendi iç ışığımı kalibre ediyorum.
Ve bir şey daha: Balkonda dururken, kendimi “dışarıdan izleyen” tarafım aktive oluyor. O tarafım sakin, net, biraz acımasız ama adil. “Evet,” diyor, “bugün de çok şey taşıdın. Ama taşıdıklarının hepsi senin değil.”
Bu cümleyi seviyorum. Çünkü ben bazen başkalarının duygularını da çantama atıp eve getiriyorum. Kendi duygum sanıp yıllarca omuzluyorum.
İnsanın en pahalı alışkanlığı: gereksiz yük.
Bir süre daha bakıyorum. Yaprakların arasından sarı ışık sızıyor. Sanki gece, gündüzle barış imzalıyor. Ben de içimde bir barış imzalıyorum:
“Tamam. Şimdi içeri.”
Kapıyı kapatınca, dışarının sesi bir anda düşüyor. Balkon “şehrin nabzı”ysa, bu oda “benim nabzım.” Ve nabzım… dürüst olayım, düzenli değil. Ama canlı.
İlk gözüme çarpan şey ışık. Duvara vurmuş sıcak bir lamba, sanki evi değil de zihnimi aydınlatıyor. Loş ama kararlı. Masanın üstünde haleler var: ring light’ın beyaz çemberi… tam bir ironi. Hani bazı insanlar “kendimi görünür kılmak istemiyorum” der ya; ben görünürlükle mahremiyet arasında ustaca ip cambazlığı yapıyorum. Ring light bana hem “sahne”yi hatırlatıyor, hem de “kendini anlatma cesareti”ni. Çember gibi: başı sonu olmayan bir niyet.
Masada kablolar var; dağınık ama işlevsel. Bu da tam benlik: “düzen” benim için estetik bir hedef değil, stratejik bir kaynak. İhtiyaç duyduğumda kurarım, işim bittiğinde dağılır. Çünkü ben bir “ev kadını” değilim; ben bir “içerik–ruh–üretim departmanı”yım. Bu oda da benim operasyon merkezim.
Sağ tarafta kütüphane: cilt cilt kitaplar, sırtlarında renkli başlıklar… Sanki hepsi “benim içimdeki çoklu kimlikler” gibi yan yana durmuş. Bir raf akademik aklım, bir raf edebi kalbim, bir raf da “hayatta kalma rehberim.” Kitapların ağırlığı bana güven verir. Çünkü ben duyguyla hareket ederim ama akılla tutunurum.
Ortada büyük bir koltuk, üstünde kıyafetler… Bu görüntüde utanacak bir şey yok. Bu, “yaşanmışlık.” Koltuğun üstündeki kumaş, günün yorgunluğu. Yastığın eğimi, günün dalgınlığı. Evin en dürüst alanı bazen en dağınık alanıdır. Çünkü orada performans yoktur.
Bir köşede kulaklıklar… Ses dünyasına açılan kapı. Ben sesle iyileşenlerdenim. Konuşarak değil sadece; bazen dinleyerek, bazen susarak, bazen de kendi sesimi kaydedip kendime geri vererek. Ses, bana aynadır.
Ve evet, bazı aynalar acıtır.
Ama ben kırılmaktan korkmuyorum; ben kırıklardan bir dil kurmayı öğrendim.
Masaya yakın bir kamera/ekipman hissi var. Üretim var bu evde. Hem profesyonel üretim, hem duygusal üretim. İnsanın evinde ring light varsa iki ihtimal vardır: ya yalnızca görünürlük peşindedir, ya da kendini karanlıktan çekip çıkarma işini ciddiye alıyordur.
Ben… ikincisiyim.
Birincisiyle iş birliği yapan.
Ön planda yatak örtüsü dalga dalga… Denizi çağırıyor bana. Ben denizi seviyorum; çünkü deniz, duygunun makul hâli. Taşar ama temizler. Üstünde beyaz bir kutu, yanında kırmızı bir tüp… Günlük hayatın küçük “kanıtları.” İnsan ne kadar derin olursa olsun, sonunda eşyaya dökülüyor. Küçük nesneler, büyük cümlelerden daha dürüst bazen.
Ve sonra fark ediyorum: Bu ev, benim iç mimarim gibi.
Sıcak ışık: şefkatim.
Dağınıklık: yoğunluğum.
Kitaplar: zihinsel omurgam.
Ring light: kendimi görünür kılma cesaretim.
Yeşil koltuk: dinlenme hakkım.
Çalışma koltuğu: mücadele disiplinim.
Kısacası: “Ben buradayım.”
İçeri girdikten sonra, balkonun serinliği üzerimde kalıyor biraz. O serinliği seviyorum. Çünkü bana şunu hatırlatıyor: Dışarıda bir dünya var ve ben o dünyadan kopuk değilim. Ama içeride de bir dünya var ve ben oradan kaçmıyorum.
Bu yüzden, bu gece kendime şu cümleyi söylüyorum:
“Ben hem balkonda nefes alan kadınım…
hem masada kendini inşa eden.”
Ve evet —bazen arada kalıyorum. Ama ben eşiği sevmeyi bilen biriyim. Çünkü eşik, dönüşümün adresi. Balkondan içeri adım atmak bile bazen bir terapötik müdahale:
“Şimdi kendine dön.”


Bir Cevap Yazın