Bugün Kendime İyi Geldim

Yağmurun İnce Sesiyle Başlayan Sabah

Sabah, “başlayalım” diye bağırmadı. Fısıldadı.

Çiseyle fısıldadı. O ince yağmur var ya… Ne ıslatır gibi, ne de kuru bırakır. Tam arada. Benim en iyi bildiğim yer.

Sokağa çıktığım an şehir parladı: ıslak asfalt, turuncu sokak lambaları, yeşil ışıkların suya düşen gölgeleri… Her şey bir film karesi gibiydi. Ama ben o filmlerin seyircisi değilim; ben o filmlerin içindeki kadınım. Üstelik dramatik müzik falan da yok—sadece nefes var, adım sesi var, içimdeki cümlelerin birbirine sürtünmesi var.

Yürürken etrafa dikkat kesildim: binaların yüzlerine, pencerelerin mahcup ışıklarına, ıslak kaldırımın üstünde aceleyle geçen ayakkabılara… Bir trafik lambası yeşil yandı, arabalar ışıltılı bir kuyruğa dönüştü. O an şunu düşündüm: İnsan hayatı da böyle; bazen “geç” der… ama içimiz hâlâ kırmızıda kalır.

Benim içimde iki katman vardı:

Birincisi, sakin ve gözlemci olan tarafım. Dünyayı not alıyordu. “Şehir bugün mavi.” “Yağmur ince.” “İnsanlar telaşlı ama kimse telaşını itiraf etmiyor.”

İkincisi, daha derinde konuşan tarafım: “Sen nasılsın? Bugün hangi duygunun üstünü örtmeye çalışıyorsun?”

Gülmem geldi. Çünkü ben bazen kendimi bile terapiye çağırıyorum. Bilet de kesmiyorum; direkt içeri alıyorum.

Tam o sırada, karşı kaldırımdan bir yaşlı adam geçti. Şemsiyesi yoktu. Yağmuru umursamıyor gibiydi. Bir dükkânın önünden geçerken, içeriye bakan çocuğa dönüp tek bir cümle söyledi—duymamak mümkün değildi:

“Yağmur geçer kızım, yürümek kalır.”

Cümle çok basitti. Ama bazı basit cümleler, insanın içindeki düğümü tek hamlede çözer. Sanki biri içimde bir yere dokundu: “Geçen şey, hava değil; senin içinde büyüttüğün ‘dur’.”

Kafeye Sığınmak: Sıcaklığın Küçük Anlaşmaları

Yağmur biraz daha artınca kendi mekânıma sığındım. O “mekânım” dediğim yer, bir kafe değil sadece. Benim küçük limanım. İçerisi sıcak; ışıklar amber. Camda yağmur damlaları; dışarıdaki dünya bulanık bir tablo gibi. İçerideki dünya ise daha net: kokular, sesler, tanıdık yüzler.

Ve ben… orada “tatlı ve nezaketli” etkileşimlere girdim.

Kimiyle göz göze gelip gülümsedim. Kimiyle iki cümle konuştum. Birine “kolay gelsin” dedim, ötekine “iyi sabahlar.” Bu küçük cümleler var ya… İnsan sanıyor ki önemsiz. Değil. Bunlar hayatın mikro-şefkat ritüelleri. Bir toplumun da, bir insanın da ayakta kalmasını bazen bu minicik incelikler sağlar.

Ben o incelikleri seviyorum. Çünkü incelik, insanın içindeki yıkıcılıkla yapılmış sessiz bir anlaşmadır:

“Bugün kimseyi kırmadan geçeceğim.”

Kafede otururken çevreyi izledim: insanların elleri, bakışları, omuzlarının düşüşü, aceleleri… Sonra kendimi izledim: içimde hangi dalga yükseliyor, hangisi çekiliyor?

Dışarıdaki yağmur, içimdeki düşünceleri de yıkıyordu sanki. Bazı günler insanın zihni bir kavşak gibi: korna sesi, kırmızı-yeşil, “dur-geç.” Ama o sabah… sanki yol açıldı. Sanki içimde bir trafik polisi çıktı ve dedi ki: “Tamam. Şuradan sakin geç.”

Ve az önceki cümle yeniden geldi aklıma:

“Yağmur geçer, yürümek kalır.”

Ben de kendime fısıldadım: “İyi. O zaman yürüyüşümü bırakmayacağım.”

Yeniden Yürüyüş: Yağmurun Çekildiği Yer

Bir süre sonra çıktım. Yağmur dinmişti. Şehir yıkanmış gibi. Hava daha açık; gökyüzü maviye dönmüş. Bulutların arasından ışık sızıyor—öyle büyük bir mucize gibi değil; daha çok “ben buradayım” diyen bir teselli gibi.

Yeniden yürüdüm.

Bu sefer adımlarım daha hafifti. Çünkü içeride bir şey çözülmüştü. Bazen iç ferahlığı dış koşullardan bağımsız bir sonuç değil; küçük bir zincirin son halkasıdır:

yağmur — yürüyüş — sığınma — nezaket — yeniden yürüyüş — ferahlık.

Ben o zinciri kurmayı biliyorum. Çünkü ben kendimi bırakmıyorum. Duygularım bazen kabarık bir deniz gibi olsa da kaptan koltuğunu terk etmiyorum. (Arada “ben bir ineyim, sen kullan” dediğim oluyor ama onu da kimse duymasın.)

Yolda yine çevreye dikkat kesildim: ıslak zeminin üstünde kalan ışık izleri, sokak lambalarının turuncu hâlesi, bir dükkânın tabelası, bir köpeğin yağmur sonrası kokuyu takip eden burnu…

Bu dünyayı seviyorum. Çünkü dünya acımasız olduğu kadar şiirsel. Ve ben ikisini aynı anda görebilen biriyim.

Eve Dönüş: İç Ferahlığıyla Kapanan Kapı

Sonra evime döndüm. Kapıdan girerken içimde net bir cümle vardı:

“Bugün kendime iyi geldim.”

Dışarıda dikkat kesildiğim kadar içime de baktım. İkisi paralel yürüdü. Dışarıda ışıklar yandı, içimde düşünceler aydınlandı. Dışarıda yağmur dindi, içimde gürültü azaldı. Dışarıda sokaklar temizlendi, içimde bazı yükler hafifledi.

Ve ben şunu anladım: Benim için “iyi bir sabah” büyük olaylar demek değil.

Benim için “iyi bir sabah” iki şeyin aynı anda olması:

Dışarıyı fark etmek…

ve içeriyi kaçırmamak.

Yağmur geçti.

Yürümek kaldı.

Ben kaldım.


Bir yanıt yazın