Artık hikâyemin sıradan mı yoksa sıradışı mı olduğuyla ilgilenmiyorum. Ben kendime sıradışıyım! Bunu fark ettim.
Dün babamın doğum günüydü. Takvimde sıradan duran ama insanın içinde bir dönemeç gibi açılan günlerden… Çünkü dün yine o eski çizgi vardı: “kaçmak” ile “kalmak” arasındaki ince, keskin çizgi. Ve ben bu kez öbür tarafa geçmedim.
Dün ben kaçmadım.
Dün ben hayatla el sıkıştım.
Sabah içimde yorgunluk vardı. Bitkinlik vardı. O tanıdık “yapamayacağım” tınısı… Ama bu kez başka bir ses de vardı: daha sakin, daha yetişkin, daha gerçek. “Bugün sadece git,” dedi. “Bugün sadece kal.” Ben de gittim. Ben de kaldım.
Babamın hastanesinde, onun polikliniğinde doğum gününü kutladık. Önceden planlamıştık: Yelda’yla, babamın sekreteri Sevil ablayla konuştuk; ayarladık, toparladık. Gülçiş’le pastaları hallettik, koşturduk, taşıdık, konuştuk. Ve ben —şaşırtıcı biçimde— kaçmadım.
Benim için “kaçmamak” basit bir davranış değil. Benim için “kaçmamak”, sinir sistemimin yeni bir dil öğrenmesi gibi. Çünkü uzun zaman, bitkinlik geldiğinde yok olurdum. Sosyal ortam bana yük gibi gelirdi. Sorumluluk, tepeme düşen bir taş gibi… Dün taş değildi. Dün, elimle taşıyabildiğim bir şeydi.
Dün ben sadece babamla değil, kendimle de bağ kurdum.
Babamın doğum günü belki bir bahaneydi; asıl kutlanan, içeride büyüyen tarafımdı. Bazen babayla bağ kurmak, bir kökle bağ kurmaktır: “Benim bir yerim var,” duygusuyla. “Kökü olan insan, her rüzgârda savrulmak zorunda değil,” gerçeğiyle. Dün, rüzgârın yönü değişti.
Kutlama sırasında insanlarla konuştum. Selamlaştım. Küçük küçük temaslar kurdum. Hayatın içine “ben de buradayım” diye bir imza attım sanki. Gösterişli değildi. Ama gerçekti. Ve ben gerçek olmayı uzun zamandır bu kadar net hissetmemiştim.
Çıkışta Yelda’yla baş başa kahve içtik. Sohbet ettik. İnsan gibi… normal gibi… basit gibi… Benim için “basit”, bazen mucize demek. Çünkü basit bir kahvenin içinde bile “dış dünya” vardır. Ve ben dış dünyayı, çocukluğumdan beri, hep biraz uzaktan izledim. Dün, içine girdim.
Gülçiş’le de muhabbet ettik. Ve bir şeyi fark ettim: Sosyalleşmek bir performans değilmiş. Sosyalleşmek, saklanmadan var olabilmekmiş. Kendini birinin gözüyle değil, kendi gözünle taşımakmış.
Dün ben kendime yeni bir sosyal ağ kurdum; böylece kendime yeni bir dünya daha açtım.
Bu cümleyi yazarken içimde hâlâ eski bir ses var: “abartma” diyor. Ama ben o sesi artık tanıyorum. O ses, beni küçük tutan geçmişin sesi. Ben dün de büyüdüm.
Ve en hoşuma giden şey şu: Hayat acı olduğu kadar eğlenceliymiş de. Ben bunu yeni öğreniyorum. Eğlencenin “hakkım” olduğunu, neşenin “ayıp” olmadığını… İnsanın sadece acıyla derin olabileceği yalanını.
Dün, bitkin olmama rağmen kaçmadım. Dün, sorumluluk aldım. Dün, bağ kurdum. Dün, bir günün içine sığan onlarca küçük “ben varım” ânı yaşadım.
Ve şunu da gördüm: Ben meğer ne kadar enerjik, tatlı, iyi ve motive edici bir insanmışım. Neşem “her şey mükemmel” neşesi değil; neşem “ben hayattayım” neşesi.
Dün ben hayatla el sıkıştım.
Ve hayat, ilk kez, elimi geri çekmedi.
Kaçmak eski refleksimdi. Kalmak yeni gerçeğim.


Bir Cevap Yazın