Kaçmadım: İçimdeki Pusula Kuzeyi Gösterdi

Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?

Bugün içimdeki mahkeme salonu yine sessizleşti. Ama bu kez sessizlik, yargıdan değil; rahatlıktan geldi. Sanki uzun zamandır içimde nöbet tutan o sert ses—her şeyi sorgulayan, her iyi ânı bile “geçici” diye küçümseyen—bir anlığına geri çekildi. Ve ben, ilk kez uzun zamandır, iyi oluşumu savunmak zorunda kalmadım.

Çünkü artık biliyorum: Sevgi tek başına yetmiyor.

Sevgi, evet, bir duygu. Bazen insanın içini ısıtan bir ışık, bazen baş döndüren bir koku, bazen “ben buradayım” diyen bir sarılma. Ama ilişki… ilişki, duygudan çok davranış istiyor. Sözle eylem aynı çizgide yürümüyorsa, ben o çizgide yürümem. Benden güven isteyen biri, güveni görünür kılar; belirsizliği romantize edip sonra “özel alan” diye gizliliğe sığınamaz. Hata yapılabilir—insanım—ama onarım yoksa, o artık hata değildir; o, bir düzenin kendisidir. Özür, davranış değişimine dönüşmüyorsa, özrün bende bir karşılığı kalmaz.

Ben bunları bugün “standart” diye yazmıyorum. Bugün bunları, kendi değerimin envanteri diye yazıyorum.

Ben sınır koyduğumda cezalandırılmak istemiyorum. Sınır, terk değildir; sınır, ilişkiyi ayakta tutan çizgidir. Yakınlık, kontrol ve denetim değildir; yakınlık, sakinliktir—görülmektir—birlikte büyümektir. Ve en önemlisi: Ben kimseyi “kurtarmak” için kendimi feda etmeyeceğim. Benim iyiliğim pazarlık konusu değil. Ben sevgide küçülmem; sevgide genişlerim.

Şunu da kendime net söyledim: Bazı şeyler olduğunda beklemem artık. Süreğen yalanın olduğu yerde durmam. Aldatmanın, çift hayatın olduğu yerde kalmam. Beni gerçekliğimden şüphe ettiren oyunların içinde “acaba ben mi?” diye kendimi paralamam. Sorumluluk almadan duygu döken, ama davranışı değiştirmeyen birinin yanında yavaş yavaş erimeye razı olmam. Açıklama kovalamam; çekilirim. Çünkü ben sevebilirim… ama ben artık kendimi bırakmam.

Bunu yazınca, içimde bir kapı kapandı; ama aynı anda başka bir kapı açıldı.

Psikoloji okumaya karar verdim.

Bu karar bende bir çığlık gibi değil, ağır bir doğruluk gibi durdu. Gülciş’le konuştuk. Ki zaten konuşmuştuk. Ama bu sefer somutlaştı. Bir fikir gibi değildi; sanki ikimizin de içinde aynı anda —bu sefer harekete geçmek için bir kıvılcım yandı. Üniversite sınavına çalışacağız. “Doping Hafıza” alacağız. Masaya oturacağız. Sabırlı olacağız. Azimli olacağız. İstikrarlı olacağız. Kararlıyız. Bir gün psikolog olacağız ve birlikte bir ofis açacağız.

Bu hayal bana ilk kez uzun zamandır “gelecek” kelimesini iyi bir şey gibi hissettirdi. Gelecek artık yalnızca belirsizlik değil; içinde benim de payım olan bir inşa alanı. Ve ben bunu “yarın”a ertelemiyorum: Yarın psikolog olduğumda değil; bugün insan olarak durduğum yerden başlatıyorum.

Bu yüzden bir şey daha yazdım kendime—meslek yemini gibi değil; “insan kalma pusulası” gibi.

Bir gün bu yolu yürürken kurtarıcı olmayacağım. Çünkü iyileşme benim gücümle olmaz; danışanın kapasitesiyle olur. Ben eşlik ederim; taşımam. Sınırlarımı soğukluk sanmayacağım; sınır, hem danışanı hem beni koruyan çerçevedir ve yakınlık ancak sınırla güvenli olur. Kendi yaralarımla danışanın yaralarını karıştırmayacağım; benim geçmişim var, evet, ama seansın merkezi ben olmayacağım. Eğer tetiklenirsem bunu inkâr etmeyeceğim; fark edeceğim, süpervizyona taşıyacağım, gerekirse yönlendireceğim. “Anladım” demeden önce duracağım; çünkü anlamak aceleye gelmez. İnsanları etiketlere sıkıştırmayacağım; dinlemek, konuşmaktan önce gelecek.

Güç dengesini kötüye kullanmayacağım. Bilgi otorite değildir; unvan üstünlük değildir. Danışan bana hayran olmak zorunda değil; beni onaylamak zorunda değil; bana bağlı kalmak zorunda hiç değil. “İyi niyetim vardı” gibi cümlelere sığınmayacağım; etik olmayan yerde duracağım. Ve kendime bakmadan başkasına bakmayacağım: yorgunken seans almayacağım, tükenmişken “bir kişi daha” demeyeceğim. Bir danışanı bırakamıyorsam, orada kendimi sorgulayacağım—çünkü bağımlılık yaratan terapi iyi terapi değildir. Bilmediğim yerde susmayı bileceğim; araştıracağım, danışacağım, yönlendireceğim. Ve kimliğimin mesleğimden büyük kalmasına izin vereceğim: ben sadece psikolog olmayacağım, ben bir insan olacağım.

Bunu buraya, kendime not düşüyorum:

Bir gün bir insanın hayatına girerken, kendimi değil; güveni temsil edeceğim. Ve en çok da kendime sadık kalacağım.

Sonra hayat… hiç ummadığım kadar “hayat” gibi aktı.

Dün babamın çalıştığı hastaneye gittim. Orası benim için hep eğlenceli, canlı, bağ kurulabilir bir yerdi aslında. İçeridekilerle gerçekten yakın olmayı hep istemiştim. İki yıl önce yılbaşı partilerine babamla gidip tanışmıştım onlarla; yüzler tanıdıktı, gülüşler tanıdıktı, o ritim tanıdıktı. Ama ben… ben sosyal medya dışında “tam bağ” kuramamıştım. Kendimi hep geri çekmiştim. Daima yaptığım gibi. O eski refleks: “fazla yaklaşma, sonra canın yanar” refleksi.

Bu sefer yapmadım.

Kaçmadım.

Konuşmaya girdim. Orada bir kızla—burada adına Lara diyeyim—öyle samimi sohbet ettim ki, sanki iki yıldır içimde bekleyen bir kapı nihayet açıldı. Benim hayata karışma arzum hep varmış; sadece korku, onun önünde setmiş.

Ve sonra akşam… bir arkadaşımla buluşacaktım—burada adına Mina diyeceğim.

İlk etapta kötüyüm. Anksiyetem yoğundu. Hani göğsünün ortasında bir taş olur, nefes taşın kenarından sızmaya çalışır ya… öyle. Gitmemek istedim. Evde kalmak istedim. Kaçınma, kapıyı çaldı. “Güvende kal,” dedi.

Ama ben bu kez kendimi regüle ettim.

Nefes aldım. Durup bedenimi sakinleştirdim. Kendime kısa, net bir cümle söyledim: “Gideceksin.” Ve gittim.

İnanılmaz iyi geldi.

Sanki içimde biriken bütün kurtlarımı döktüm. İçtim, sohbet ettim, hep güldüm. Ve en çarpıcısı: hiç üzülmedim. Ağlama isteği yoktu. Duygusal acı yoktu. “Bir anda çökecekmişim” hissi yoktu. Ben orada, o masada, o müziğin içinde… sadece rahattım. Rahatlığımı kanıtlamadım. Rahatlığımı savunmadım. Sadece yaşadım.

Bugün de içim tamamen rahattı.

Bu cümleyi yazarken bile içimde bir şükür var—zihnin şükürlü bir dinginliği, bedenin şükürlü bir gevşemesi. Omuzların biraz inmesi. Çenenin kilidinin açılması. Nefesin uzaması.

Evet, dönüşüm aşamasındayım. Hem de harika bir dönüşüm.

Ama dönüşüm artık yalnızca acının diliyle konuşmuyor. Dönüşüm, hayata karışmanın diliyle konuşuyor. Kaçmamanın diliyle. Anksiyeteye rağmen gitmenin diliyle. Gülmenin, içten gülmenin diliyle. Bağ kurmanın diliyle. Ve bir hedef koymanın—kendime yakışan bir hedef koymanın—diliyle.

Bu benim on birinci yazım.

Bir ilişkiyi değil sadece, kendimi yeniden düzenliyorum.

Bir “sevgiyi” değil sadece, bir hayatı seçiyorum.

Ve ilk kez uzun zamandır şunu sadece ummuyorum:

Bunu yaşıyorum.


Bir Cevap Yazın

İç Hava Raporu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin