Hoşça Kal

Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?

Bugün “son” kelimesi, bir kapının dili gibi konuştu.

Eşik aradı.

Daha telefonu açmadan, içimde bir yer titriyordu. Çünkü bazı sesler, daha gelmeden travmayı getirir. Bazı numaralar, daha ekranda görünmeden bedeni alarma geçirir. Yine de açtım. Açmak, artık “bağlılık” değildi; bir vedanın gereğiydi.

“Bu son konuşmamız,” dedi.

Ben de, ilk kez şaşırmadan, ilk kez oyun aramadan, ilk kez cümleleri tartmadan dedim ki:

“Tamam. İyi olmuş.”

Galiba o haklı çıkacak. Galiba gerçekten son. Ve bu düşünce… şu an içimde bağıran bir hayvana dönüşüyor. Yanlış anlaşılmasın: Ben, onu kaybettiğim için bağırmıyorum sadece; ben, yıllardır tuttuğum bütün sinir uçları bir anda açıldığı için bağırıyorum. İnsanın içindeki “istemek” refleksi, bazen hakikatten önce çalışıyor. Bazen acıyı, “özlem” diye gösteriyor. Bazen travmayı, “aşk” diye paketliyor.

İşte o an, ben içimdeki hayvana bakıp şunu söylüyorum:

“Dayan.”

Dayanıyorum. Çünkü artık onun gibi birini istemek istemiyorum. İstemeyi istemiyorum. Bu, benim için “güç” değil; nihayet “sağduyu.” Çünkü bazı insanları istemek, insanı kendi kendine karşı suçlu hâle getiriyor.

Sonra sordu:

“Söylemek istediğin bir şey var mı?”

Bir zamanlar bu soruda boğulurdum. Bir zamanlar bu soru beni cümle fabrikasına çevirirdi. Kendimi anlatırdım, kanıtlamaya çalışırdım, ikna etmeye çalışırdım, “bak” derdim, “anla” derdim.

Bu kez…

“Yok.” dedim.

Ve kestirip attım.

O “yok” cümlesi, soğuk bir küstahlık değildi. O “yok”, benim kendime verdiğim bir tasarruf planıydı. Zihnimin enerjisini artık onun mahkemesine yatırmama kararıydı. Çünkü ben öğrendim: Bazı insanlara doğru cümleyi kursan bile, doğru yere düşmüyor. Bazı kulaklar duymuyor; bazı kalpler anlamıyor; bazı vicdanlar seçmiyor.

Birkaç kelam geçti aramızda.

“Eşyaları atacağım,” dedi.

“Tamam, at gitsin,” dedim.

İçimde bir yer sızladı. Çünkü o eşyalar, yalnızca eşya değildi: bir dönemdi, bir yanılsamaydı, bir “belki”ydi. Ama ben sızının üstüne akıl koyuyorum artık. Sızının üstüne “bitirme” koyuyorum.

Sonra beni her yerden engelleyeceğini söyledi.

Ben de dedim ki:

“Bakmam zaten. Fark etmez.”

Bu cümle, gurur değil. Bu cümle, kurtuluş.

Çünkü engellenmek, bazen dışarıdan “ceza” gibi görünür; içeriden “kapı kapanıyor” gibi gelir. Kapı kapanınca insanın içindeki bağımlılık döngüsü bir anlık şaşırır. “Gidecek bir yer yok,” der. Ve belki o an, iyileşme başlar.

Sonra bir sessizlik oldu.

Uzun değil. Ama ağır.

Ve ardından, sesinin içine bir “başka hâl” karıştı. Teşekkür etmek ve özür dilemek için aradığını söyledi.

“Teşekkür ederim.”

“Özür dilerim.”

Ben bir an durdum. Çünkü bazı özürler, geç geldiğinde “merhem” değil “tuz” olur. Bazı teşekkürler, gerçeği değiştirmediğinde bir tür teatral kapanış müziği gibi kalır.

Yine de, ben kendi tarafımdan düzgün kaldım. Sesimi inceltmeden, kendimi küçültmeden:

“Teşekkür ederim.” dedim.

Bir ara sesi değişecek gibi oldu. Sanki içinden başka bir şey çıkacak gibi… ve dedi ki:

“Seni sevdim.”

Sustum.

Çünkü insan bazen şu soruyu sorar: “Sevgi buysa, sevgi neden böyle acıttı?”

Ama ben artık o sorunun içine girmek istemiyorum. Sevgi kelimesi, bazen bir insanın yaptığı kötülüğü temizlemiyor. Sevgi kelimesi, bazen sadece bir kapanış hamlesi oluyor. “Ben yine iyi biriyim” deme hamlesi.

Ben susarak, oyuna girmedim.

“Kapatıyorum,” dedi.

“Hoşça kal,” dedim.

İronik bir şey var: O “görüşürüz” tonunu hep severdi. Bir kapıyı açık bırakır gibi. Ben bu kez kapıyı kapattım.

Hoşça kal.

Ve kapattım.

Sonra bir süre geçti—ve telefon bir kez daha çaldı.

Bu kez arayan, yirmi üç yaşındaki kızdı.

Eşik kırk yaşında. Ben otuz.

Bu farkı yazmak bile midemi kaldırıyor. “Bana mı tuhaf geliyor?” dedim kendi kendime. Hayır. Bana tuhaf gelmiyor sadece; bana çirkin geliyor. Yaş meselesi değil yalnızca; güç, zihin, yönlendirme, vaat, manipülasyon meselesi. Bir kızın hayatına, bir adamın kendi açlığını ve boşluğunu dökmesi gibi geliyor.

Kız, arkasından kötü söylemlerde bulunduğu için aradı. Yoksa belki yine Eşik’le olurdu—belki yumuşamıştır, belki birliktedirler… bilemiyorum. Ben artık “bilemiyorum”a yer açıyorum. Çünkü bilmek beni kurtarmadı. Bilmek, bazen insanı sadece daha çok yaralıyor.

Kız dedi ki: Eşik ona mesaj atmış. Aramış. Konuşmuşlar.

Ve benimle ilgili şu cümleyi kurmuş:

“Seni onun gibi biriyle muhatap ettiğim için sana özür borcum var.”

Ne acı.

Bu cümledeki “onun gibi biri” ben miyim?

Yani beni hâlâ küçülten, beni hâlâ aşağı çeken o bakış… hâlâ sürüyor mu?

Yoksa “özür” diyerek bir kez daha “üstten” mi konuşuyor?

Ben artık yorumdan yoruldum.

Bu cümle, sadece acı. Çünkü insanın suçluluğu bile kibirle karışabiliyorsa, orada sevgi değil, yalnızca kendini koruma refleksi vardır.

Kız ayrıca şunu da söyledi: Bir kere birlikte olduktan sonra bir daha olmadı diye… şu… “olan kızla” konuşma gibi şeyler demiş. Eşik’in bana anlattığı cümleleri hatırladım. O “Ben onunla bir daha olmadım” anlatısını. O “o…” diye başlayıp hakaretle biten cümleleri.

Sonra Eşik telefonu kapatmış.

Kaçmak huyudur.

Kaçmak: yüzleşmemek. Kaçmak: hesap vermemek. Kaçmak: kendi gerçeğiyle temas etmemek.

Ve ben…

Ben şu an kendi içimdeyim.

Ne ne ne ne değil, bilmiyorum. İçimde hâlâ bir karışıklık var. Çünkü insan birini hayatından çıkardığında, o kişiyle birlikte “yanlış umutlarını” da çıkarıyor. Beyin, boşluğu doldurmak için bazen anıları parlatıyor, bazen acıyı büyütüyor, bazen kendini suçlamaya geri dönmek istiyor.

Ama ben bugün bir şeyi net görüyorum:

Onu artık aciz bir herifin teki olarak görüyorum.

Bu cümle kaba olabilir. Ama bazen hakikat, nazik konuşmaz. Bazı gerçekler, şiirle bile yumuşamaz. Bu acizlik; zayıflık değil, karakter zafiyeti. Kendi arzularını yönetememek, bir sürü hayatı yakmak pahasına “dürüstlük” maskesi takmak, sonra da telefonu kapatıp kaçmak…

Evet, aciz.

Ama şunu da saklamayacağım:

İçim hâlâ yangın yeri.

Yangın bitmedi. Küller kalkmadı. Bazen birden parlıyor. Bazen gece çökerken büyüyor. Bazen sabah sessizken yanıyor.

Fakat bugün, yangına rağmen kendime serinlik katıyorum.

Serinlik dediğim şey büyük bir mutluluk değil. Serinlik dediğim şey, kendime küçük bir hayat hakkı tanımak. Nefesin hakkı. Müzik hakkı. Dışarıda olmanın hakkı.

Birazdan bir arkadaşımla canlı müzikli bir yere gideceğim.

Ve ayrılığımı—daha doğrusu ayrılabildiğimi—kutlayacağım.

Bu kutlama bir zafer gösterisi değil. Bu kutlama, bir hayatta kalma töreni. Bir “ben hâlâ buradayım” töreni. Bir “kendi hayatımı geri alıyorum” töreni.

Çünkü bazı ayrılıklar, “bitmek” değildir.

Bazı ayrılıklar, başlamaktır.

Bu benim onuncu yazım.

Dün son konuşma dendi.

Dün özür dendi.

Dün “seni sevdim” dendi.

Ben sustum.

Ve en sonunda, en doğru cümleyi söyledim:

Hoşça kal.


Bir Cevap Yazın

İç Hava Raporu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin