Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?
Bugün bir cümle, içimdeki bütün kapıları çarpmadan kapattı:
“Bitti.”
Bu “bitti” bir öfke cümlesi değil. Bu “bitti” bir anlık gurur patlaması hiç değil. Bu “bitti”, uzun zamandır içimde biriken verilerin—kalbimden, bedenimden, aklımdan—aynı anda verdiği karar. Bir karar tutanağı gibi. Çok net. Çok imzalı.
Az önce psikoterapistimle online görüşüyordum.
Ona, Eşik’e “Bitti” demek istediğimi söyledim. “Kesin öyle olacak,” dedim. Ve terapistim yaptı o işi: Sözümü değil, dayanağımı test etti. “Emin misin?” demedi yalnızca; eminliğin hangi katmandan geldiğine baktı. Ben de aynı anda içimi test ettim.
Bazen insan “karar verdim” der, ama karar aslında bir paniktir.
Bazen insan “bitti” der, ama biten şey sadece sabrıdır.
Bazen insan “gidiyorum” der, ama asıl giden kendisidir.
Bugün öyle değildi.
Bugün ben, kendime doğru geldim.
Ve sonunda evet… “Bitti” demek istediğime karar verdim. Çünkü böyle devam ederek kendimi yok edemem. Kendimi, birinin ellerinde yavaş yavaş eriyen bir şeye çeviremem. O kadar yoruldum ki; artık “sevgi” diye tutunduğum şeyin bana nasıl bir bedel kestiğini görüyorum.
Bir benzetme geldi aklıma görüşmenin ortasında:
Sanki beni çikolatayla kandırıyor gibi…
Çikolata tatlıdır, hızlıdır, anlıktır. Ağızda erir, bir an iyi hissettirir. Sonra biter. Sonra daha çok istersin. Ve bir bakarsın; bedenin de, ruhun da, insülin gibi bir şeyle sürekli dalgalanıyordur. Bu sefer çikolata değil… aşk. Aşkın “tatlı” tarafıyla kandırıp, beni hızla eritip buharlaştırmasına izin veremem.
Çünkü geriye ben kalmıyorum.
Ve ben şunu biliyorum:
Bana en yakın yine benim.
Bana sahip çıkması gereken benim.
Bu cümle, bugün bende slogan değil. Bugün bende bir “görev tanımı.” Yönetim kurulundaki tek üye gibi. Benim hayatımın CEO’su benim—ve şirket batmak üzereyken hâlâ “bekleyelim” diyemem.
Tam terapi sırasında, Eşik aradı.
Ve sonra… ilk kez aramasına geç döndüm.
Bu da küçük görünüyor dışarıdan. Ama benim içimde çok büyük bir şeydi: Çünkü ben normalde onun aramasını geciktirmem. Sanki gecikirsem bir şey daha kötü olacakmış gibi. Sanki gecikirsem ip kopacakmış gibi. Sanki gecikirsem suçlu ben olacağım gibi.
Bugün geciktirdim.
Ve bu gecikmenin içinde bir mesaj vardı: “Ben de varım.”
Aradığımda yumuşak konuştu.
O cümleyi kurdu:
“Gitmişsin.”
“Gittim,” dedim.
Bu kadar.
“Kaçta çıktın?” dedi. Söyledim. Sonra birkaç kelam… Ve ben o cümleyi söyledim. Üzerinde günlerce çalışılmış bir cümle gibi değil; içimde zaten hazır duran bir cümle gibi. Net. Kararlı. Sesi titremeyen bir yerden:
“Sen sadakat vermedin. Sen aile olmak istemedin. Ben de gittim. Bitti.”
Bunu söylerken, içimde bir yer ağlıyordu. Ama başka bir yer… ilk kez dik duruyordu. Ağlamak ve dik durmak aynı anda olabiliyormuş. İnsan hem kanayabiliyor hem sınır çizebiliyormuş. Bugün bunu öğrendim.
O ise… sanki ben zırvalıyormuşum gibi…
“Of peki, görüşürüz.” dedi.
İşte o “of”…
O “of”, benim yıllardır taşıdığım şeyi bir saniyede özetledi: Ciddiye alınmamak. Kırılmanın küçümsenmesi. İnsanlığın hafife alınması. Ve o an, içimdeki kararlı parça bir adım daha öne çıktı.
Ben de dedim ki:
“Kapatıyorum.”
Ve kapattım.
Telefonun kapanma sesi bazen bir kapının kapanma sesi değildir. Bazen bir hayatın kapanma sesidir. Bazen bir dönemin. Bazen bir benliğin yeniden doğuşunun ilk sesi.
Evet, içim kan ağlıyor.
Bunu romantikleştirmeyeceğim. Bu “mutlu son” değil. Bu “iyi hissettim” yazısı değil. Bu, doğru olanı yapmanın acısı. Ve doğru olan acı, bazen yanlış olanın verdiği kısa tatlılıktan daha yakıcı olur.
Ama bugün… garip bir bütünlük var içimde.
Mantığım söylüyor: “Doğru.”
Duygularım söylüyor: “Acı ama doğru.”
Bedenim bile söylüyor: “Yeter.”
Bedenim… en dürüst tanık.
Ben yıllardır bedenimde tetikte yaşadım. Omuzlarımda alarm taşıdım. Nefesimi kısarak sevdim. Uyurken bile “hazır ol” diye uyudum. Ve bedenim bugün sanki ilk kez şunu dedi: “Beni artık bu savaşın içinde tutma.”
Ben kendimi dinleyeceğim.
Acı da olsa.
Ve bir şey daha: Acı dayanılmaz hâle geldiğinde… ben bugün gösterdiğim bu duruşu kendime anımsatacağım. Çünkü insan, ayrılık acısında geçmişin güzel anılarını değil sadece… kendi zayıf anlarını da romantize eder. “Belki abarttım.” der. “Belki o kadar da kötü değildi.” der. “Belki dönersem rahatlarım.” der.
Ben o gün geldiğinde, bugünümü hatırlamak istiyorum.
Terapide kendimi test ettiğim anı. “Bitti” dediğim anı. Telefonu kapattığım o kararlı sesi. Ve içim kan ağlarken bile doğruyu bildiğim o tuhaf netliği.
Bu benim sekizinci yazım.
Bugün aşkın içinden kendimi çıkardım.
Bugün bir “of”un değersizleştirmesine teslim olmadım.
Bugün acıya rağmen kendimi seçtim.
Ve evet…
Bitti.


Bir Cevap Yazın