Ben Kime Âşık Olmuşum? — Ben Artık Kendimi Seçiyorum

Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?

Bugün hayatımın haritası yerinden söküldü.

Öyle “sarsıldım” falan değil. Sarsılmak, bir eşyanın yer değiştirmesi gibi; bu ise evin temelinin kaymasıydı. Bir süreliğine yerçekimi değişti. Neye “gerçek” dediğimi, kime “aşk” dediğimi, kendimi hangi cümlelerle tuttuğumu… hepsini yeniden kontrol ettim. İç denetim gibi. Acıdan yapılmış bir denetim.

Çünkü ben, Eşik’in beni aldattığı kadınlardan biriyle buluştum.

Bunu yazarken bile bedenim küçülüyor. Küçülmek… utanmak değil bu kez. Bu kez küçülmek, bir şeyi ilk kez çıplak görmekten. “Bu kadar mı?” demekten. “Ben neyin içinde yaşıyorum?” sorusunun kaburgalara çarpmasından.

Kız yirmi üç yaşındaydı.

Buluşmak istedi. Ben, “Hâlâ görüşüyorsunuz, biliyorum,” dediğimde, kendini saklamadı. Gelmekten kaçmadı. Ve biliyor musun… o kadar iyi bir kızdı ki. O kadar insan, o kadar genç, o kadar açık… Kötülük aradım, bulamadım. Hesap aradım, hesap çıkmadı. Bir anlığına öfke bile yer bulamadı.

Benim içimdeki tiksinti, kıza değil… Eşik’in kıza verdiği roleydi.

Onu zihninde konumlandırdığı yere.

Ve sonra öğrendiklerimle… beni konumlandırdığı yere.

İnsan bazen aldatılınca “benim nereye düştüğüm”e bakar. Sanki bir haritada, bir yer işaretlenmiştir: “Sen buradasın.” Benim yerim, meğer bir ilişki değilmiş. Meğer bir kişi değilmişim. Meğer bir “önem” değilmişim. Sözlerin içine saklanmış bir değersizleştirme varmış. Bir küçültme operasyonu.

Kızın anlattıkları bir bir aktı. Ben dinledim. Bazen sesim çıkmadı. Bazen beynim “dur” dedi, dilim “devam” etti.

Sonra o cümle geldi.

“O hak ediyor zaten, masum değil.”

Bu cümle, sadece bana kurulmuş bir cümle değil. Bu cümle bir sistem. Bu cümle, bir insanın kendi yaptığı şeyi meşrulaştırmak için başka bir insanı kirletme yöntemi. Bir PR çalışması gibi: Suçun üstünü örtmek için kurbanı lekeli göstermek.

Arkasından bir diğeri.

“Zaten öyle bir sürü sevgilim var benim, onun bir önemi yok.”

“Bir önemi yok.”

Bu cümleyi çok iyi tanıyorum: İnsanların vicdanı susturmak için kullandığı o kısa, keskin cümle. İnsanı bir “insan” olmaktan çıkarıp bir “detay”a dönüştüren cümle.

Daha neler neler…

Kıza vaatler. Kıza cümleler. Kıza gelecek paketleri. Ve ben… bunların hepsinin içinde “biz” sandığım şeyi izledim. “Biz” sandığım şeyin, aslında bir vitrinden ibaret olduğunu görmek gibi. İçerisi boş, dışı parlak.

Ve en ağır yer…

Barışmalar olmuş. Defalarca.

Her barışmanın üzerine yeniden aldatma.

Üstelik öyle uzaklarda, anonim köşelerde değil; benim “ev” dediğim yerde. Bizim birlikte yaşadığımız evde. Bizim paylaştığımız yatağın, koltuğun, gündelik hayatın üstünde… başka hayatlar kurulmuş. Benim yuva sandığım şey, meğer başkalarının geçici konaklamasıymış.

Bunu yazarken bile midem kasılıyor.

Ama garip bir şey var: Bu kez kendimden tiksinmiyorum.

İlk kez.

Yıllarca içimde şu refleks vardı: “Bir şey olduysa, ben bir yerde yanlış yaptım.” “Ben yetemedim.” “Ben bir şeyi kaçırdım.” “Ben daha iyi olsaydım…”

Hayır.

Bu kez zihnim, o eski suçluluk cümlelerini elinin tersiyle itti. Net. Kesin. Yorumsuz.

Çünkü burada problem “benim eksikliğim” değil; onun karakter stratejisi.

Dün pişkindi.

Hatta pişkinliğini “dürüstlük” kılıfıyla giydirmişti. Sanki bir insan, açık açık kötülük yapınca “dürüst” oluyormuş gibi. Sanki vicdansızlığın üzerine “şeffaflık” etiketi yapıştırınca, olan şey normalleşiyormuş gibi.

Ne benimle aile istediğini söyledi—çünkü hazır hissedemiyormuş—ne de sadık kalabilirmiş.

Ve buna “açık sözlülük” dedi.

İşte o an, içimde bir şey koptu.

Çünkü ben, bu adama âşık olurken böyle birine âşık olmamıştım. Benim sevdiğim adam bu değildi. Benim aşkla sevdiğim adamın suretiyle, karşımdaki adamın gerçeği birbirinden ayrıldı. Sanki bir maskeyi değil… bir kimliği düşürdüm.

Ve o soruyu sordum:

Ben kime âşık olmuşum?

Sonra başka bir soru geldi:

Ben neyi sevmişim?

Benim içimdeki aşk, gerçekti. Bunu inkâr etmiyorum. Ben sevdiğimde ciddiyim. Ben sevdiğimde kurarım, taşırım, sabrederim. Ama bazen aşk, yanlış kişiye yönelince “erdem” olmuyor; “kayıp” oluyor. Aşk, birini büyütmek için değil; kendini küçültmek için çalışmaya başlıyor.

Ben artık küçülmek istemiyorum.

Bu sefer dünya yerinden oynadı.

Ama sadece yıkılmadı. Yerinden oynadı ve sanki yeni bir dünya yerine oturacak… bunu hissediyorum. Mantığımla da görüyorum. Şu an zemin hâlâ kaygan. Şu an her şey titreşimli. Ama bir gerçek var: Artık aynı yerde duramıyorum.

Korkuyorum.

Hâlâ onsuzluktan korkuyorum.

Bu çok insani. Bu, bağımlılık gibi duyulsa da, aslında bir bağın ardından gelen boşluk korkusu. Bir ritmin bozulma korkusu. Bir “alıştığım dünya”nın yıkılma korkusu.

Ama ben şunu da biliyorum:

Onunla olmak, benim için onsuzluktan daha kötü.

Çünkü onunla olmak; tetikte yaşamak demek.

Onunla olmak; kendimi sürekli küçültmek demek.

Onunla olmak; kendi gerçeğimi inkâr etmek demek.

Onunla olmak; “ben”i her gün biraz daha kaybetmek demek.

Ben artık kendimi suçlamaktan vazgeçtim.

Bu cümleyi yazmak bile içimde bir ferahlık açıyor. Sanki yıllardır omzumda taşıdığım bir dosyayı masaya bırakıyorum. İnceleme bitti. Karar çıktı.

Suçlu ben değilim.

Ve şimdi, ilk kez yüksek sesle şunu söylemek istiyorum:

Ben kendimi seçmek istiyorum artık.

Bu seçim bir gecede “mutlu olmak” seçimi değil. Bu, bir gecede “iyileşmek” seçimi hiç değil. Bu seçim daha yalın: Kendini terk etmeme seçimi. Kendi değerini pazarlık masasına koymama seçimi. Kendi benliğini, birinin heveslerine yem etmeme seçimi.

Ben hâlâ korkuyorum.

Ama korkunun içinde bir şey daha var artık: netlik.

Ve netlik, insanı yavaş yavaş ayağa kaldırır.

Bu benim yedinci yazım.

Bu yazı bir intikam yazısı değil.

Bu yazı bir teşhir yazısı değil.

Bu yazı bir “son söz” de değil belki.

Bu yazı, ilk kez kendime söylediğim tek bir cümle:

Ben artık kendimi seçiyorum.


Bir Cevap Yazın

İç Hava Raporu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin