Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?
Az önce Eşik bir anlığına zihnimden gitti.
Gitti derken… silinmedi. Yok olmadı. Sadece o alışıldık “ön sıradaki koltuğundan” kalktı. Hani bazı insanlar içimizde hep en önde oturur ya; en küçük seste başını çeviririz, en küçük boşlukta onu düşünürüz. İşte Eşik, bir anlığına “ben varım” diye bağırmadı. Ve o sessizlikte—beni şaşırtan bir şey oldu:
Önüme ben geçtim.
Daha doğrusu: Önüme hayallerim geçti.
Zihnimin perdesine ilişki değil, hedefler yansıdı. Günlük hayatın içinden sıyrılıp, birden “uzun vadeli ben” geldi oturdu karşıma. O an içimde bir heves kıpırdadı: psikoloji okuma hevesi. Öyle bir heves ki, yalnızca bir okul hayali değil; bir kimlik çağrısı gibi.
Ben psikoterapist unvanını istiyorum.
Bunu “kariyer” diye küçültemem. Bu benim için parlak bir unvan değil sadece; benim için bir düş, bir arzu, bir yön. Benim içimde uzun zamandır yanıp sönen bir ışık. Bazen kısılıyor, bazen büyüyor ama hiç sönmüyor.
Ve evet—bazen içimde acımasız bir ses çıkıyor.
“Hâlâ ikinci üniversiteden hâlâ sosyolojiyi bitiremeden aile danışmanı bile olamamış, ilişki ve evlilik danışmanlığı yapan bir hiçmişim gibi…”
Kulağa saçma geliyor, biliyorum. Mantığım bile buna itiraz ediyor. Çünkü ben ne yaptığımı biliyorum. Emek verdiğimi biliyorum. İnsanlara dokunduğumu biliyorum. Okuduğumu, yığınla eğitim aldığımı, hala eğitimlere çalıştığımı, danışan bulabildiğim bir zamanlar aktif işimi —bir psikoterapist gibi— yaptığımı, kendimi sürekli geliştirdiğimi biliyorum.
Ama insanın içindeki eleştirmen, mantığa göre konuşmuyor.
O eleştirmen, çoğu zaman yaraya göre konuşuyor. Eksiklik hissine göre. “Yeterli değilim” korkusuna göre. Ve o korku bazen unvanla, bazen diplomayla, bazen “resmiyet”le pazarlık yapıyor.
Sanki bir gün o unvanı alırsam, içimdeki boşluk susacakmış gibi…
Ama ben artık o sesi susturmaya çalışmıyorum. Ben o sesi dönüştürmeye çalışıyorum.
Çünkü fark ettim: Bu ses düşman değil. Bu ses, bir tür çarpık pusula. Yanlış cümle kuruyor, doğru ihtiyacı söylüyor: “Daha çok büyümek istiyorum.” “Daha sağlam bir zeminde durmak istiyorum.” “Kendime yakışan bir benlik istiyorum.”
Ve bugün… bu dönüşümün kıvılcımı yalnız benden çıkmadı.
Biraz evvel, her gün sabahtan akşama görüntülü konuştuğumuz en yakın arkadaşımla konuştum: Gülciş. Biz ikimiz, bir anda birbirimizin içinde bir şey yaktık. Psikolojiyi kazanmak için adım atma fikri… sanki bir kibrit çaktı. Bunu başlatan da oydu.
Gülciş zaten öyledir: Güzel dönüşümlerin ilhamı.
Bazı insanlar motivasyon konuşmaları yapar. Bazı insanlar ise varlığıyla motive eder. O ikinci türden. Hayatın içinde bir şeyleri güzelleştirmeyi “anlatmıyor”; yapıyor. İnsanın zihninde bir odanın ışığını yakıyor. Ve sen bir anda şunu düşünüyorsun: “Evet. Ben de yapabilirim.”
O benim için sadece bir arkadaş değil.
O benim güvenim.
O benim “tek güvendiğim dostum” dediğim kişi.
Hatta daha çıplak söyleyeyim: O benim “ailemden” dediğim kişi.
Şimdi düşününce… ne kadar şanslıyım aslında.
Bunu yazarken bile içimde bir şey yumuşuyor. Çünkü ben, hayatta pek çok şeyi kaygan zeminde yaşadım. Güvenin altı çekilmiş hâlini de gördüm. Belirsizliğin insanı nasıl terörize ettiğini de. Ama bir yandan da şunu görüyorum: Benim elimde çok kıymetli bir şey var—sadık bir yakınlık.
Ve bu yakınlığın içinde, azmin parlaması var.
Bugün biri bizi takdir etti. İkimizin de hâlâ ışıldayan azmi için. Bu cümle, kulağa dışarıdan “güzel söz” gibi gelebilir. Ama bende etkisi başka: Takdir edilmek, bazen yalnızca iyi hissettirmez. İnsana kendini geri verir. “Ben hala buradayım” dedirtir.
Ben de bugün bunu hissettim.
Şükrediyor zihnim.
Şükrediyor bedenim.
Evet, bedenim de. Çünkü bende şükür sadece düşünce olmuyor; bir gevşeme oluyor. Omuzlar bir tık iniyor. Nefes biraz uzuyor. Kalp, birkaç dakika daha az koşuyor. Sanki bedenim, kısa bir süreliğine “tamam” diyor. “Güvendeyiz” diyor.
Ve bugün şunu yazmak istiyorum:
Eşik bir anlığına zihnimden gittiğinde, içimde kocaman bir boşluk açılmadı.
Aksine… o boşluğun içine bir hedef doldu.
Bu çok önemli.
Çünkü ben uzun zamandır şunu öğreniyorum: Birini sevmek, bütün sahneyi ona vermek demek değil. Aşkın içine kendini de koyabilmek demek. Kendine ait bir ışığı yakabilmek demek. Ve ben bugün, o ışığın düğmesini buldum.
Psikoloji… benim için bir bölüm değil.
Psikoloji, benim için bir yön duygusu.
Ben kendimi küçültmeyi bırakıp, kendimi büyütmeye niyet ediyorum.
Çünkü ben hâlâ hedefime yürüyorum.
Yavaş yürüyor olabilirim.
Bazen duruyor olabilirim.
Bazen ağlıyor olabilirim.
Ama yürümeyi bırakmıyorum.
Ve bu yürüyüşte yalnız değilim.
Gülciş var.
Azmimiz var.
Bir de bugün ilk kez gerçekten hissettiğim bir şey var:
Benim hayatım sadece ilişkim değil.
Benim hayatım ben.
Bu benim altıncı yazım.
Bugün Eşik bir an sustu.
Ben konuşmaya başladım.
Ve ilk kez uzun zamandır, içimdeki hedef şu kadar net göründü:
Ben olacağım.
Ben yapacağım.
Ben kendi ışığımı yakacağım.


Bir yanıt yazın