Tetikte Yaşıyorum

Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?

Bugün iki ayrı an yaşadım. İkisi de aynı yere bağlandı: güvenin bedendeki karşılığına.

Önce Eşik’le konuştum.

Ona anonim bir günlük blog sitesi kurduğumu söyledim. “Sana söyleyemem,” dedim. “Sizlere söyleyemem, maalesef,” dedim. Cümlenin içine bir “mahremiyet” koymak istedim. Bir sınır. Bir güvenlik şeridi. Bir “burası benim.” alanı.

Ama sınır koymanın da bir bedeli var.

Çünkü sınır, her zaman karşı tarafa “dışarıdasın” hissi de bırakabilir. Bunu biliyorum. O an yüzünde çok küçük bir şey oldu; belki bir kırpıntı, belki bir duruş değişimi… Belki sadece benim hassasiyetim. Ama ben onu “bozuldu” diye okudum. Ve okuduğum şey, bir yüz ifadesi değil; kendi geçmişimin yankısıydı.

Benim zihnim böyle çalışıyor:

Bir milisaniyeyi büyütüyor.

Bir sesi, bir imaya çeviriyor.

Bir imayı, bir ihtimale çeviriyor.

Bir ihtimali, bir felakete.

Ve ben kendime şunu söyledim: “Dur.”

Ama bedenim o kadar hızlı değil.

Bedenim, çoktan tetikte.

Çünkü ben aldatılmayı bir “olay” gibi yaşamadım. Ben aldatılmayı bir istila gibi yaşadım. Sanki kimliğimin evine biri gece girip eşyaların yerini değiştirdi. Sanki hayatın haritasında bildiğim sokakların isimleri söküldü. Aldatılma, bir cümleyle geçiştirilecek bir şey değil. “Yaşandı ve bitti” gibi değil. Aldatılma, insanın içerideki güven mekanizmasını terörize ediyor.

Evet, ben bunu böyle söylüyorum: terörize ediyor.

Çünkü terör, sadece bir anlık korku değildir; süreklilik hissidir. Her şey olabilir. Her an olabilir. Her yer tehlike olabilir. Bu, insanı “şüpheci” yapmaz sadece; insanı bedensel olarak hazır tutar. Uyumaya bile hazır. Sevmeye bile hazır. Gülmeye bile hazır. Ama hep… tetikte.

Ve bugün, bu tetik hâlini daha da büyüten bir konuşma yaptım.

Kocası tarafından üçüncü kez aldatılan bir arkadaşımla konuştum. İki küçük çocuğu var. “Çocuklarım olmasa kesin boşanırdım,” dedi. Sonra bir cümle daha ekledi, sesi kırılmadan ama içi kırılarak: “Şimdi de hâlâ boşanabilirim.”

Onun hikâyesini dinlerken şunu fark ettim:

Aldatılma, bir kere yaşanınca sadece ilişkiyi değil, insanın geleceğe bakışını da yaralıyor.

Çünkü üçüncü kez… artık “yanlışlık” değil. Üçüncü kez, bir tekrar. Bir örüntü. Ve insan örüntü gördüğünde, kader sanıyor. “Demek ki hayatım bu,” diyor.

Arkadaşımın içinde hâlâ bir umut varmış. Değişebilir umudu. Eşi bu sefer sözler vermiş, yalvarmış. Eskiden “sen bilirsin” deyip geçiştirirmiş. Şimdi ilk kez “korkmuş” gibi davranmış. İlk kez kaybetmeyi ciddiye almış.

İşte bu, insanı en çok yoran yer:

Birinin değişmesi için, önce seni kaybetme ihtimalinden korkması mı gerekiyor?

Sevgi, ancak tehdit altında mı ciddileşiyor?

Ben bu soruları onun üzerinden dinlerken, kendimde de hissettim. Çünkü bazı hikâyeler vardır; dinlediğinde “başkasının” olmaktan çıkar, senin yarana temas eder. Benim içimdeki yaraya, hoyratça değil… tam isabetle değdi.

Ve bir anda, kendi hayatımın içinde yine o tetik bedene döndüm.

Şu an Eşik’in yanında tetikte bir bedenle yaşıyorum.

Bu çok ağır bir cümle. Ama doğru.

Yan yana duruyoruz belki. Aynı odadayız. Aynı evdeyiz. Belki aynı gülüşün kıyısındayız. Ama benim bedenim, bazen hâlâ savaş alanında gibi. Omuzlarım yüksek. Göğsüm sıkı. Nefesim kısa. Gözüm detay arıyor. Sesim “normal” çıkıyor ama içim “alarm” çalıyor.

Üstelik deminden beri bana uzak davranıyor.

Uzak davranması belki onun yorgunluğu. Belki kendi dünyası. Belki bambaşka bir şey. Belki sadece benim yorumum.

Ama travma, “belki”yi sevmez. Travma, belirsizliği düşman sayar.

Ve ben belirsizlikte tetikleniyorum. Çünkü aldatılma, belirsizliğin en kanlı hâlidir: “Ben neyi bilmedim?” sorusu. “Ben neyi kaçırdım?” sorusu. “Ben hangi noktada kandırıldım?” sorusu.

Bu soruların hepsi, sadece zihinde yaşamıyor.

Beden de soruyor.

Beden, “güvende miyim?” diye soruyor.

Ve cevap alamadığında, hazırlanmaya başlıyor. Korunmaya başlıyor. Gözünü açıyor. Kulağını açıyor. Kalbini sıkıyor. Kaslarını kilitliyor. Uykuyu bölüyor.

Bu yüzden söylüyorum:

Aldatılmak basit bir olay asla değil.

Aldatılmak, kimliğin ve hayatın terörize oluşu.

Ve bedenin.

İnsan kendini sorgulamaya başlıyor: “Ben kimim?”

İnsan hayatını sorgulamaya başlıyor: “Ben neyin içindeyim?”

İnsan dünyayı sorgulamaya başlıyor: “Kimseye güvenilir mi?”

Bugün bunların hepsi üst üste geldi.

Bir yandan, “anlatamam” dediğim için Eşik’in kırılmış olma ihtimali.

Bir yandan, arkadaşımın üçüncü aldatılışı ve iki çocuğun ortasında yorgun ama hâlâ umut arayan sesi.

Bir yandan, benim içimde o eski ağırlığın aniden yeniden yükselmesi.

Ve ben… bugün şunu fark ettim:

Ben yalnızca bir ilişkiyi yürütmeye çalışmıyorum.

Ben, kendimi güvende hissetmeyi yeniden öğrenmeye çalışıyorum.

Güven öğrenilen bir şeymiş meğer.

Ve yeniden öğrenmesi, bazen çocukluktan daha zor.

Çünkü artık biliyorsun:

Bazı şeyler gerçekten oluyor.

Ama yine de… ben burada bitirmek istemiyorum.

Bu yazı, bir “çaresizlik ilanı” olmasın. Bu yazı, bir “farkındalık kaydı” olsun. Çünkü fark ettiğim an, dönüş başlayabiliyor.

Ben bugün şunu yazıyorum:

Eşik’in yanında tetikteyim.

Evet.

Ama ben tetikte yaşamak zorunda değilim.

Bedenime, yavaş yavaş şunu öğretmek istiyorum:

“Şu an tehlike yok.”

“Şu an buradayız.”

“Şu an nefes var.”

Kolay değil. Çünkü travma, ikna ile değil, tekrar ile çözülüyor.

Ben tekrar edeceğim.

Bir gün daha iyi. Bir gün daha zor.

Ama ben yine de kendime döneceğim.

Ve belki bir gün, birinin uzaklığı beni terörize etmeyecek.

Belki bir gün, bir cümle (“söyleyemem”) bir kıyamet yaratmayacak.

Belki bir gün, bir başkasının hikâyesi beni derinden sarsacak ama beni yıkmayacak.

Bugün yıktı biraz.

Ama ben yazdım.

Bu benim beşinci yazım.

Bugün güvenin bedendeki karşılığını gördüm.

Bugün tetiklendim.

Bugün sarsıldım.

Ve yine de—buradayım.


Bir yanıt yazın