Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?
Bu kez hikâyemin merkezinde “ilişki” yok. Bu kez merkezde ben varım. Daha doğrusu: Benim içimde aynı evde yaşayan, birbirini bazen boğan bazen kurtaran o kalabalık.
Bazıları buna “tanı” diyor.
Ben bazen “iklim” diyorum.
Bazen “kadro.”
Bazen de—en dürüst hâliyle—yük.
Çünkü bazı günler var; ben güne uyanmıyorum, gün bana uyanıyor.
Kapıyı çalıyor. İçeri giriyor. Koltuğa yayılıyor. Ve daha ben kahvemi içmeden, bedenimde bir alarm çalmaya başlıyor: “Bugün zor olabilir.”
Benim hayatımda “zor” tek parça değil.
Bir gün fazla hız, bir gün fazla ağırlık.
Bir gün fazla his, bir gün hiç his yokmuş gibi.
Bir gün zihin bin sekmeli bir tarayıcı; bir gün de boş bir ekran—ama boşluk bile gürültülü.
Bunu yazarken bile içimde bir taraf “fazla açılma” diyor, bir taraf “nihayet açıl” diyor. Çünkü bende çoğu şey iki uç arasında yaşanıyor: Ya çok, ya hiç. Ya aşırı keskin, ya aşırı donuk. Ya zihnim beni hızla sürüklüyor, ya bedenim beni yere mıhlıyor.
Ve ben, bütün bunların ortasında, yıllardır aynı şeyi deniyorum:
Savaşmadan mücadele.
Kendimle barışarak dayanma.
Kendimi yenmeye çalışmadan yönetme.
Bu cümle kulağa romantik gelebilir. Ama gerçek romantik değil. Gerçek, biraz daha çıplak:
Ben bazen çok zorlanıyorum. Hem de “motivasyon eksikliği” gibi tatlı paketli bir zorluk değil bu. Bildiğin, doğrudan doğruya bir varoluş zorluğu. Yatağın ağırlık yaptığı, duşun Everest olduğu, tek bir mesajın bile göğsümde taş gibi durduğu günler.
Ve anksiyete…
Anksiyete bende “endişe” gibi başlamıyor. Bende anksiyete çoğu zaman beden olarak geliyor.
Göğüs kafesim daralıyor.
Nefesimin ritmi bozuluyor.
Kalbim bir şeye yetişmeye çalışıyor gibi çarpıyor—ama ortada yetişilecek bir şey yok.
Zihnim, olasılık fabrikası. En kötü senaryoları seri üretim bandına diziyor. Mantığım “saçma” diyor, bedenim “tehlike” diye bağırıyor.
İşte o anlarda ben felç oluyorum.
Gerçek felç: hareket edememek değil sadece; karar verememek.
En basit seçimi bile yapamamak: “Şimdi ne yapacağım?”
Bir bardak su mu içeyim?
Duş mu alayım?
Mesaja mı döneyim?
Bir şey mi izleyeyim?
Hiçbirini yapamıyorum. Çünkü zihnim her seçeneğin içine bir risk yerleştiriyor. Ve risk büyüdükçe ben küçülüyorum.
Anksiyete, beni bazen bir sandalyeye oturtup saatlerce aynı duvara baktırıyor. Dışarıdan “dinleniyor” gibi görünüyorum. İçeride ise bir yangın merdiveninde sıkışmış gibiyim. Ne yukarı çıkabiliyorum, ne aşağı inebiliyorum. Arada kalmak… benim en tanıdık ülkem.
Bir de dalgalanmalar var.
Bazı günler hayatın sesi açılıyor. Ben de açılıyorum.
Planlar yapıyorum. Koşmak istiyorum. Üretmek istiyorum. Konuşmak istiyorum. Her şey mümkün gibi geliyor. İnanılmaz bir canlılık… ama içinde ince bir tehlike taşıyan bir canlılık. Çünkü o yükseliş hâli bazen bana “yenilmezsin” diye fısıldıyor, sonra aynı hızla “dayanamazsın”a dönüyor.
Ve bazen de düşüş geliyor.
O düşüş, “üzgünüm” değil.
O düşüş, “kımıldayamıyorum.”
İçimdeki ışıklar tek tek kapanıyor. Kendimi ikna edemiyorum. Kendimi motive edemiyorum. Kendime iyi davranmayı bile bir görev listesine yazıyorum. Hayat, bir ajandaya dönüşüyor: “Nefes al. Ye. Dışarı çık. Gül.”
Bunun yanında dikkat…
Zihnim bazen bir lazer gibi odaklanıyor, bazen bir kuş sürüsü gibi dağılıyor. Aynı anda bin şey düşünüyorum ve hiçbirine tam basamıyorum. Başladığım şeyler yarım, bitirdiğim şeyler yorgun. “Neden böyleyim?” sorusu gün içinde defalarca dönüyor.
Ve duygular…
Bende duygu, “hafif bir dalga” değil çoğu zaman; sel.
Sevgi çok. Özlem çok. Kırgınlık çok. Korku çok.
Birini severken de çok seviyorum, üzülürken de çok üzülüyorum. Bu “yoğunluk” bazen insanlara romantik gelebilir. Bana ise çoğu zaman yorucu geliyor. Çünkü yoğunluk, yalnızca güzel şeyleri büyütmüyor; acıyı da büyütüyor.
Tüm bunları yazarken, bir yanlış anlaşılma olmasın:
Ben kendimi tanılarımla anlatmak istemiyorum.
Ben, tanıları olan bir insanım; tanılardan ibaret bir insan değilim.
Ben, bazen çok zorlanan biriyim; ama yalnızca zorlanan biri değilim.
Ben, bazen felç olan biriyim; ama sadece felç olan biri değilim.
Benim içimde bir şey daha var: dayanıklılık.
Ve bu dayanıklılık, “sertlik” değil.
Ben artık sertleşerek baş etmeye çalışmıyorum. Çünkü sertleşmek, bir süre sonra insanı taşlaştırıyor. Ben taş olmak istemiyorum. Ben canlı kalmak istiyorum. O yüzden barış diyorum. O yüzden savaşsız mücadele diyorum.
Barış benim için şu:
Kendimi suçlamamak. “Neden böyleyim?” yerine “Şu an nasılım?” demek. Her dalgayı yönetmeye çalışmak yerine, dalganın üstünde kalmayı öğrenmek. Kendimi düzeltecek bir proje gibi değil; korunacak bir canlı gibi görmek.
Ve evet… ben bazen beceremiyorum.
Bazen yine kendime sertleşiyorum.
Bazen yine kaçıyorum.
Bazen yine “normalmiş gibi” yapıyorum.
Bazen yine kendimi susturuyorum.
Ama artık fark şu: Ben geri dönmeyi biliyorum.
Geri dönmek dediğim şey büyük bir aydınlanma değil. Küçük bir uygulama.
Nefesime dönüyorum.
Bedenime dönüyorum.
Bir tek şeye dönüyorum.
Bir adım dönüyorum.
Bu yüzden, önceki yazıda anlattığım o kort meselesi…
Tenis benim için yalnızca tenis değil. Tenis benim için bir eğitim modülü: “Zihin dağınıksa, bedene dön.”
Topu izlemek, bir meditasyon gibi.
Çizgiye basmak, bir sınır gibi.
Raketin ağırlığı, “buradayım” demek gibi.
Benim en büyük sorunum çoğu zaman “hissetmek” değil; hissin içinde kaybolmak.
Ben şimdi kaybolmadan hissetmeyi öğreniyorum.
Çünkü ben şunu anladım:
Kendimle savaşınca kazanan olmuyor.
Sadece ben kaybediyorum.
Benim ikinci yazımın özü bu olsun:
Ben zorlanıyorum. Çok.
Anksiyetem beni felç ediyor. Evet.
Dalgalarım var. Dağınıklığım var. Yoğunluğum var.
Ama ben kendime düşman değilim artık.
Ben kendimin tarafındayım.
Ve belki iyileşme dediğimiz şey de budur:
Kendini “düzeltmek” değil…
kendini terk etmemek.


Bir yanıt yazın