Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi?
Şimdi beni “herkes” diye okuma.
Çünkü bazı hikâyeler, aynı cümleyi farklı yerlerden kanatır. Benimkisi de öyle: dışarıdan bakınca basit görünen bir hayatın içinde, içeriden bakınca suskun bir felaketin nabzı atıyor.
Ben aldatıldım.
Bu tek cümle, çoğu insana bir olay gibi gelir. Bana ise bir iklim gibi geldi: içimde mevsimler değişti, sesler inceldi, güvenin zemini çatladı. En kötüsü de şuydu; o gün birini kaybetmedim sadece… bir süreliğine kendimi kaybettim. Çünkü aldatılma, sadece “biri başka birine gitti” meselesi değil; insanın, kendi gerçekliğine olan inancının elinden alınmasıdır. “Ben doğru mu görüyorum?” diye sorarsın. “Ben var mıydım?” diye. Ve her cevap, içinde yeni bir boşluk açar.
Ben o boşluğu uzun süre hissetmedim. Daha doğrusu—hissetmemeyi öğrendim.
Çünkü bazı acılar var; onları hissedersen, hayatta kalamayacağını sanırsın. O yüzden insan akıllı bir hayvan gibi davranıyor: acıyı bir odaya kilitliyor, anahtarı da dilinin altına saklıyor. Konuşursam… düşerim. Bakarsam… dağılırım. Ağlarsam… geri dönemem.
Ben geri dönmek istedim.
İlişkime döndüm. Günlerime döndüm. Cümlelerime döndüm. “Normal”e döndüm. Çünkü “normal” bazen iyileşme değil; sadece yönetilebilir bir delilik biçimidir. İnsan, yıkılmadığını kanıtlamak için daha çok ayakta durur. Daha çok güler. Daha çok plan yapar. Daha çok “iyiyim” der. Ve bir süre sonra, iyilik bir duygu olmaktan çıkar; bir performansa dönüşür.
Benim performansımın adı: devam etmek.
Devam ettim. Çünkü onunla olan bağım, bir ilişki bağından daha fazlasıydı. Onun varlığı, benim içimde dünyanın duvarlarını tutan kolonlardan biriydi. Gittiğini hayal etmek, sadece onu kaybetmek gibi değil… sanki hayatın sesini kısmak gibiydi. Bazı insanları “sevmek” diye tarif edersin; bazı insanları ise “hayatta kalmak” diye.
Benim için o, bir süre böyleydi.
Bunu dramatize etmek için yazmıyorum. Bunu, dürüst olmak için yazıyorum. Çünkü bazen birini sevmek, onu seçmekten önce, ona bağımlı gibi hissetmektir. İçinde bir yer “Onsuz olmaz.” der. Bu cümle bazen aşkın en saf hâlidir, bazen de yaralı benliğin en kırılgan itirafı.
Ben ikisini de yaşadım.
İçimde hâlâ bir ağırlık var. Hâlâ. Geçmedi. Geçmek şöyle dursun, bazen sadece şekil değiştiriyor. Bir şarkıda, bir kokuda, beklenmedik bir susuşta… o ağırlık ayağa kalkıyor. “Ben buradayım.” diyor. “Unutmadın.” diyor. “Üstünü örttün.” diyor.
Benim kaçışım da burada başlıyor.
Çünkü ben, hissedince kontrolü kaybedeceğim sanıyorum. Oysa gerçek şu: kontrolü kaybetmekten korktuğum için kendimi kaybediyorum. Ve günün sonunda, en büyük yorgunluk… acının kendisi değil. Acıyı taşırken gülümsemek.
Tam da bu yüzden, son zamanlarda tenise başladım.
Tenis, dışarıdan bakınca zarif bir spor. İçeriden bakınca küçük bir savaş. Top gelir. Hızlı, beklenmedik, bazen köşeye, bazen tam üstüne. Ve senin tek bir şansın vardır: kaçmak değil—karşılamak.
Kortta şunu öğrendim: Hayat, bazı şeyleri sormaz. Açıklamaz. Yumuşatmaz. Sadece atar.
Ve sen, her defasında aynı soruyla kalırsın: “Şimdi ne yapacağım?”
Ben yıllarca bu soruya kaçışla cevap verdim.
Teniste kaçamazsın. Geri çekilirsin; ama kaçamazsın. Çünkü çizgi var. Top var. Saniye var. Karar var. Ya vurursun ya kaçırırsın. Ve her kaçırdığında, kimse seni azarlamaz; sadece skor değişir. Hayat da öyle değil mi zaten? Kimse bağırmıyor çoğu zaman. Sadece içindeki denge, sessizce yer değiştiriyor.
Ben o sessiz değişimi yıllarca yaşadım.
Şimdi kortta, her servis atıldığında, içimde başka bir servis de atılıyor: geçmişin servisleri. Kırılmanın servisleri. Güvenin servisleri. İhanetin servisleri. Ve ben her seferinde aynı şeyi çalışıyorum:
Gözümü kapatma.
Topu izle.
Nefes al.
Vur.
Bu dört cümle, benim son zamanlarda kendime kurduğum küçük bir protokol. Kurumsal dilde söyleyecek olursam: kriz anında uygulanacak mikro aksiyon planı. Ama gerçekte bu, ruhumun hayatta kalma kılavuzu.
Çünkü ben artık “iyiymiş gibi” yapmak istemiyorum.
Ben, iyi olmayı istiyorum.
İyilik, bir maske değil… bir temas hâli olsun istiyorum. Kendime temas. Acıma temas. Gerçeğime temas.
Ve bu temasın içinde bir kişi var: Eşik.
Ona bu adı verdim, çünkü içimdeki yerini en doğru bu kelime taşıyor: Bir geçiş noktası. Bir sınır. Bir karar çizgisi. Bir adım atarsan değişen, atmazsan büyüyen bir şey. Bizim hikâyemiz de biraz böyle: Bir tarafta yıkımın hatırası, diğer tarafta geleceğin ihtimali.
Ben, geleceğe dair umut besliyorum.
Ama bu umut, naif bir iyimserlik değil. Bu umut, yıpranmış bir aklın yaptığı hesapla da besleniyor. Riskleri görüyorum. Kırılganlığımı biliyorum. Kendimin kaçışlarını biliyorum. Ve şunu da biliyorum: Bir ilişki, yalnızca sevgiyle değil; hesaplaşma kapasitesiyle de ayakta kalır.
Benim kapasitem büyüyor.
Yavaş büyüyor. Ağır büyüyor. Bazen sinirli, bazen ürkek, bazen çocuk gibi… ama büyüyor. Çünkü ben artık kendimi “tek bir cümleyle” tanımlamak istemiyorum. Ne “aldatılan kadın” olmak istiyorum sadece. Ne de “affeden kadın.” Ben daha geniş bir şey olmak istiyorum:
Hissedebilen kadın.
Sevebilen kadın.
Kalamasa da kalmayı deneyen kadın.
Kırıldıysa da kırığının biçimini anlayan kadın.
Bu yazı, o yüzden bir ilk yazı.
Ben buraya “hikâye anlatmaya” gelmedim. Ben buraya, kendimi sakladığım yerden çekip çıkarmaya geldim. Çünkü bazen insanın en büyük cesareti, “başından geçen”i değil… içinden geçeni yazmasıdır.
Ve evet, hâlâ çok âşığım.
Bunu utanmadan yazıyorum. Çünkü aşktan utanmak, iyileşmenin yolu değil. Aşk bazen yanlış yere akar. Bazen kirlenir. Bazen sarsılır. Ama yine de bir nehirdir. Ve benim nehrim, hâlâ onun kıyısına vuruyor.
Benim içimde bir yer, hâlâ onsuz yaşayamayacak gibi.
Ama artık bu cümlenin içine bir cümle daha ekliyorum:
“Onsuz yaşayamam sanıyorsam bile… ben yine de kendimi yaşayacağım.”
İşte tenis burada bir metafor olmaktan çıkıyor, disipline dönüşüyor.
Çünkü kortta her gün tekrar ediyorum:
Topu kaçırırsan, dünya bitmiyor.
Sayı gidebilir, ama sen kalıyorsun.
Bir sonraki servis geliyor.
Ve sen, yeniden hazır olmayı öğreniyorsun.
Ben de yeniden hazır olmayı öğreniyorum.
Aldatılmanın ağırlığı hâlâ bende.
Kaçışım hâlâ bende.
Aşkım hâlâ bende.
Eşik hâlâ bende.
Ve bütün bunların ortasında, ben… ilk kez uzun zamandır şu cümleyi net kurabiliyorum:
Ben oyundayım.
Kırık yanımla da oyundayım.
Güçlü yanımla da.
Korkak yanımla da.
Ve belki en nihayetinde, hayat dediğimiz şey zaten şudur:
Top gelir.
Sen durursun.
Ve kendine, her seferinde yeniden karar verirsin.
Bu benim ilk yazım.
İlk servis.
İlk çizgi.
Top geliyor.
Ben buradayım.


Bir yanıt yazın